Ruhi'nin Daveti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ruhi'nin Daveti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Sahibini Arayan Çukur...

Elimdeki kalem ile yazamadığım satırlara küfrediyorum ağız dolusu,
Yürek akıntılarımın kağıda dökülemeyişine.
Bir arpa boyu yol alamamanın öfkesiyle kırıp kalemi,
Kaldığı yerden devam edişini izlemeye koyuluyorum Ruhi’yi
Yüzünden bir damla ter akmayışını, ağır ağır kürek savuruşunu
O kötücül gülüşünü…
Ben bir şarkının kederinde içmeyi bile beceremezken,
Kana kana şarap içişini…
Tutunamadığım dalları gelip alıyor yanıbaşımdan
Sonra kederime dayanamayıp çöküyor karşıma
Bakamıyorum gözlerine
Şişeyi uzattığını görüyorum sadece al ve iç dercesine
Kafamı iki yana sallayıp geri çeviriyorum teklifini
Kulağıma eğilip fısıldıyor
“En azından iyisin sen” diyor “üzülme”…
Ben diyorum … ben… değilim aslında…
Kalktığını, küreğine doğru gidişini görüp söyleyemediklerime küfrediyorum
Avazım çıktığı kadar ağlamak istiyorum
Ağlayamayışıma küfrediyorum
Zil zurna sarhoş olana dek içemeyişime…
Aldığı dallarımı serişini görüyorum,
Ardından bana seslenişini…
“Gel hazır” deyişini…

Kahve...

karamsar ve yoksul zamanlarda ağırladık sevdayı
çay ve sigaradan öteye gitmedi ikramlarımız
bir kek olsaydı mesela
ya da ; kaymaklı tel kadayıf…
yemeğe kal diyebilseydik keşke
yemekten sonra da birer kadeh pembe şarap…
ya da şuraya bir döşekte
senin için atalım kalıver bu gece deseydik…
diyemedik…
bizim son kozumuz
bir fincan kahveydi
o da zaten şekersizdi…
işte bu sebeptendir ki
sevda
her seferinde erkenden gitti

Apolet...

En büyük zaafımız... kendimize olan inançsızlığımız. Kaptırıyoruz bir girdaba bedenimizi yanısıra beynimizi nereye çekilirsek oraya gidiyoruz... Dibe... En dibe...
Canlı canlı gömüyoruz kendimizi, bu yetmezmiş gibi birde kürek kürek toprak atıyoruz... çıkışsızlığımızın temellerinin sağlam olması adına.
Ölüm her geçen an daha bir işliyor damarlarımıza... ve biz kaçınılmaz olan tüm tecavüzlerden zevk alıyoruz. Kusuyoruz... Kahkahalar savurarak...
Üniformalarımızı giyip her seferinde kaybedeceğimiz yeni savaşlara hazırlanıyoruz. Bastığımız her mayın yüreğimizden bir parça alıyor. Direncimiz kırılıyor. Kalelerimiz satın alınıyor cüz’i miktarlara. Sattığımız her kale apoletlerimize yıldız olarak işliyor. Daha fazla saygı için daha fazla kale satıyoruz. Daha çok saygı duyuluyoruz. Aynaya her baktığımızda kendimize ve varoluşumuza küfrediyoruz...

Kolluk Kuvvetleri

Kolluk kuvvetlerini gördüğünde yolunu değiştiren eski bir hükümlü gibiyim.
Ara sokaklara sapıp uzaklaşmaya çalışıyorum şimdi korktuğum her şeyden.
Bulduğum ilk kapıdan dalıp içeri uykuya dalmak istiyorum
Yastığa gömüp başımı yorganı çekiyorum üstüme
Kaçmak istediğim karanlığın tam göbeğine atıyorum kendimi
Bir silah arıyorum
Iskalama durumunuda hesap ederek birkaç mermi istiyorum yanısıra
Çirkin suratlı satıcı hiç düşünmeden veriyor cüz’i miktarlara hepsini
Sonra çıkıp sokağa aramaya başlıyorum
Bulduğum ilk yerde vurmak istiyorum
Bir marketin önünden geçerken yanımda beliriveriyor birden
Hiç düşünmeden dönüp basıyorum tetiğe
Iskalıyorum…
Kaçıyorum hemen ordan ardıma bile bakmadan onunda kaçtığını biliyorum
İlk ara sokağa dalıp ilk kapıdan içeri dalıyorum
Uyuyorum…
Gücümü toplayıp uyanıyorum…
Atıyorum kendimi yollara…
Bulup öldürmem gerekli gözlerine bakmadan…
Yakınımda olduğunu hissediyorum.
Yanımdan ağır aksak ilerleyen arabanın yan koltuğunda görüyorum apansız
Basıyorum tetiğe.
Bu kez vurmuş olmam lazım
Iskalamış olmam imkansız…
Olamaz… Bu imkansız… Koltuk boş. Arkamı dönüp dev camekanlara bakıyorum.
Orda işte.
Birkez daha basıyorum tetiğe.
Allah kahretsin… Yine olmadı…
Etrafıma bakınıyorum şaşkın ve öfkeli…
Ne çabuk karşıya geçtiğini sorgulamadan atıyorum yola kendimi
Ona doğru koşuyorken onunda bana silahıyla birlikte koşarak geldiğini fark ediyorum.
Duruyorum…
Bir korna sesi çınlıyor kulağımda. Hızla bir aracın ona doğru geldiğini görüp
Yeniden doğrultuyorum silahımı
Ben yapmalıyım bunu.
Seni ben öldürmeliyim.
Tetiğe dokunuyorum…
Silahın sesi ile fren sesi birbirine karışıyor.
….
Ölüyorum…

Ruhi'nin Daveti...




Hiçbir bekleyiş getirmeyecek o hep bekleneni
Ve yalnız çürüyen zamanlar ağırlayacak
Ağır kapılar ardında bizleri
Ellerimiz titrek gözlerimiz buğulu sesimiz çatal çatal
Tırnaklarımız uzun… Yüzlerimiz ifadesiz…
Şaraplar sunulacak kapıdan girer girmez
Şişelerle…
Sizi bu bile paklamaz dercesine

Çirkin ellerimize bakacağız utanmadan
Tüm sebepleri bilmemize rağmen sorgulamaya devam edeceğiz
İhtimalleri tüketip ikiye indirince…

Ruhi seslenecek elinde şarabı ile
Hoş geldiniz sevgili dostlar
Küçük beden hayatlarınızı alıyorum
Yerine…
Şarap veriyorum… Afyon veriyorum…
Hoş geldiniz…






15 Mayıs 2008 Perşembe

Şizofren...

ben ruhi’nin yanardağıyım
bütün hükümdarlıkları yok edecek kadar
lav barındıran içinde
sadece fitili ateşleyen değil
bütün yaratanlarım alır nasibini benden…
önemsenmeyen ruhi’nin
önemsenen yanıyım
ben ruhi’nin kırılgan kalbiyim
gelmeyeceklerini bildiği halde bekleyen
bekledikçe tükenen
saçları dökülen
elleri titreyen
aynaya bakıp kendine küfreden…
toplama yanıyım ruhi’nin
dağılmaya yüz tutan…
ben ruhi’nin ilmik hazırlayan eliyim
tetik çeken
şırınga iten
hap atan
yalnız bırakılmaya gelmeyen…
iskemleye çıkarır tekme atarım
döndüğünüzde açamadığınız kapının
ardında bırakırım ruhi’yi
ve siz çığlık çığlığa yalvarırsınız bana
kapıyı açmam için
oysa iş çoktan işten geçmiş
sabır taşı çatlamış
bardak taşmış ve her yer göl içinde kalmıştır
ben ruhi’nin katiliyim

bir tek tutuş koparır
ruhi’yi benden
ve
katilim olur
o küçücük parmaklı
sıcacık tutuş…

Adem İle Havva'ya Darağacı...




Ne ne istediğimin farkındayım
Ne de farkında istediklerim
Derinden çekilmiş bir sigaranın dumanına sarılsam
En güçlüsü gelse yıkamayacak
Ya da bir bakış derinden
En güçlüsünü bile yıkacak
Fazlalık her şeyi çıkartsak üzerimizden
Bir tek kask yetse kafamıza
Darağaçlarını kırıp döksek
Mermileri saklasak
Ruhi’yle birlikte bir sürü diyazem içsek
Ve uyusak… Uyusak… Uyusak…
Beş milyon yıl önce uyansak
Yeni darağaçları hazırlasak…