Şiirlerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiirlerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2010 Cumartesi

Altıpatlar


laf aramızda
dedim...
aslında...
ben yokum.

en iğreti kahkahasını atıp
namluyu, dayadığı şakağıma biraz daha bastırdıktan sonra
tekrar etmemi istedi

yokum...
dedim

tetiği çekti...

başını önüne düşürüp sinsi bir gülümsemeyle uzattı silahı
savdığı sırası verimsiz geçmişti.

namluyu alnının tam ortasına nişanlayıp bastım tetiğe
gözümü kırpmadan…

yavaş ol
dedi…
olabildiğince sakin…
daha kaç kez oynayabilirsin bu oyunu…
zevkini çıkart…
kaç kez gelirsin hayata…
…
daha kaç kez ölürsün…

namluyu kendi ağzına sokarak tetiğe bastığında…
bir galibin ezen bakışlarını fırlattı silah ile birlikte üzerime
titreyişlerimi hiçe sayarak
sıra senin…
 dedi

göğüs kafesimin arasına sıkışmış bir namlu ile
parmağım anlaşmışçasına sona gitmiyorlardı…
ilmik geçirmedin mi hiç boynuna!
diye bağırarak boynumu kavradı
nefesim kesilirken düştü tetik

bak
dedi, bak…
kaç ilmik geçirdim sence
ve kaç kez ölemedim…
boynuna dayarken silahı

artık bu kez olsun bakışı inmişti gözlerine
bütün öfkesiyle asıldı…

sıra bana geldiğinde
bunun altıncı olduğunun ikimizde farkındaydık…
bana inanmadın…
dedim
bir oyunbozanlık yapıp silahı ona doğrulttuğumda

sana söylemiştim…

aslında ben…
yokum…
bu silah…
yok…

15 Eylül 2008 Pazartesi

sislen-me



SİSLEN-ME


- ...

- Hangimize geldi bu mesaj.
- Neden sesi kısmadınız arkadaşım.
- Sadece kendin uyanmalıyken bizi neden kabusuna dahil ettin.
- Ne yapmamız gerektiğini bilen var mı?


Farkında mısınız? Şimdi tam da düştüğümüz bu çukura kusuyorken, bastığımız balçık bizi kendine doğru olanca hızıyla çekmekte. Ne yapıyoruz peki? Çırpınmıyoruz batacağımızı düşünerek. Oysa belki de çırpınmalıydık kolayca teslim olmak yerine.


Kredi kartlarına serenatlar yapılan bir çağa hoşgeldiniz...


- Cevap vermeyi düşünmüyor musun?
- Zamanın geldi...
- Gitmelisin arkadaşım, çağrılıyorsun...
- İyi de kime geldi bu mesaj?
- Kim uyandırdı beni? Kim?

Hangi oyunlarda başlamıştı bütün bu kurmaca. Ustanın ölümüyle neden devraldık yağcı dükkanını. Oysa yas tutmalıydık hep birlikte. Satmaya başladığımız bal gibi bünyemizken biz yeni oyunlar peşinde devam ettik eğlencemize. Çok severdik körebe'yi -ki- alışkanlık edindirildik büyüdükçe. Şimdi gözlerimize çaput bağlamadan dağlıyorlar gözlerimizi pek sevilen diziler eşliğinde. Birkiüç tıp'a ne dersiniz. Oynuyoruz hep birlikte. Hangi vakit tıp demiştik de tüm varlığımıza peşkeş çekilirken dahi oyun-bozan olmamak uğruna gıkımızı çıkartmamıştık.

- Hey sen... Evet evet sen...
- Hiç sesin çıkmadığına göre sana geldi o mesaj.
- Kıvrılıp kalmış. Halinden belli zaten.
- Gitmelisin arkadaşım, çağrılıyorsun...

- Tekrarlayıp durma sen de bulduk işte o'ymuş...


Çirkin ol dedikleri bumuydu. Bakın çirkin olduk. Hem de çok çirkin. Bu danışıklı savaşlar, bu yoksulluk, bu yoksunluk, otellerin havalandırma mazgallarında ısınmaya çalışan tinerci çocuklar, ırzına geçilen vücutlar... beyinler... hayatlarımızı kapıp kaçıyorlar. Biz ise cüzdanımızın peşindeyiz. Ortalık mafyadan geçilmiyor. Çocuklarımızın organlarını deşmek için ne zaman kaçıracaklar diye paranoya içinde korkuyla kaçmıyor muyuz her şeyden, kirli bir dünya bu.

Sis bastırdı heryeri, ve şimdi göz gözü görmemekte; bir selam uğruna bile...


- Işığın şiddeti artıyor. Yumun gözlerinizi.

- Gidiyorsun arkadaşım, direnme...
- Yine kurtulduk millet.

- Evet, ama "sıra bize de gelecek"...

Gelecek. Haklısın küçük cenin. Ve biz az evvel gelmek istemeyen arkadaşın gibi zorla sizi buraya çekeceğiz ve bu yetmezmiş gibi her yıl bu kabusu türlü şenliklerle kutlayacağız.

"ı .... you bonus"

2 Temmuz 2008 Çarşamba

Howl'un Sorgusu




Howl'un Sorgusu


Yoksunluğum yalnızlığımla yüzleşecekken
Vurup kendimi dar odama

Aynalarıma bakıyorum tek tek

Hiçbirinin söyleyeceklerine kulaklarımı tıkamadan

İhmal etmişliğin verdiği mahçubiyetle daha bir özenerek dinliyorum herbirini


İlk turun ardından
Çöküp kalıyorum uzattıkları sorgu sandalyeme

"Neden karabasanların arttı senin"

"Kötücül yaratıkların daha bir saldırgan artık"

"Unutuyorsun... Kendini... Olduğun yeri..."

İyi de dememe fırsat vermeksizin

Dinlememi salık veriyor baş sorgucu aynam

"Ne zamandır bakmıyorsun bize biliyor musun" diyor

İçlerindeki en naifi

"Yok yok" diye atlıyor öfke dolu olanı

"Bana bakıyor da kendisi bunu hatırlamıyordur

Her seferinde alkol geziyor damarlarında ve

Sadece küfrediyor"

Mahçupluğum artıyor...
Ben kötücül yaratıklarla savaşırken

Karabasanlar kabuslarıma zincir atmışken
Meğer...
"Sebep" diyor hepsi bir ağızdan

"Hakediyormuyuz bunu"

Minik alevim zor durumda olduğumu anlayıp

Dayanıyor dar odanın kapısına
Şatom hareket etmeye başlıyor
Oda daha daralıyor...
Kapı açılıyor...

Aynaların parçalanışına bakmaksızın

Alıyorlar beni odadan

Bağrışlarım kalıyor havada

Sebep...

Bu mu istediğiniz...

Hatta tek istediğiniz..

S e b e p...
...

Asansör Kabini

Asansör Kabini


Elimizde kalanla yetinmemiz salık verildi bizlere

Günah dendi yasak dendi

Kalakaldı ellerimiz olduğu yerde

Ne bir türküyle ağıt yakabildik

Ne bir şiire vurulduk

Kaldı yüreğimiz bilinmeyen o yerde

Gidilmemesi gereken o yerde….

Acıyı işlediler tamamen istemsiz damarlarımıza

Ellerinden öteydi şimdi

Sensizlik …

Ve daha acı veremezdi damarlarımdaki ölüm….

Bir asansör kabiniydi şimdi hayatım…

Dibe vuran….

Gelmediğin sürece orada kalan……

Howl'un Yaraları




HOWL’UN YARALARI

Serin bir esintiye bırakıp kanatlarımı

Süzülerek iniyorum,

Sahilimin sakinliğine…

Yunusların hoş geldin serenatına

Önce denizatları

Ardından

Dalgalar eşlik ediyor…

Bu sevimli karşılama karşısında

Saygıyla eğiliyorum

Toplayıp kanatlarımı

Yürümeye başlıyorum

Dalgaların üzerinde

Yaralarıma tuzlu su sıçradıkça

Canımın yanışı

Ürkütüyor denizatlarını

Sanki biliyormuş gibi

Yaralarımın sebebini…

Öfkeli gözlerle alıp yanlarına yunusları

Uzaklaşıyorlar yanımdan

Dalgalar köpürüp kararıyor

Dostlarına eşlik edercesine

Kusuyorlar lanetlenmiş bedenime…

Şimdi tam zamanı diyerek

Arınabilmek umuduyla

Dalıyorum tuzlu sulara

Umursamadan acıyacak yanlarımı

Kulağımda sert bir melodiyle

Derinliğine iniyorum kara suların

En büyük girdaba doğru yüzüyorum

İçine alıp yutmalı bedenimi…

Öyle de yapıyor…

Gökyüzü iri damlalarını bırakıyorken

Kabaran dalgalara

Lanetime daha fazla dayanamayan

Kızıl girdap

Pul döken bedenimi

Tükürüyor, savurarak…

Gökyüzüne düşüyorum…

Kanatlarımsız…

Gökyüzünden düşüyorum…

Hakedilmiş yaralarla…

Düşüyorum…

Karabasanlarıma hazırladığım

Mayın yüklü

Bulutlarıma…

“DÜŞ”üyorum…

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Sahibini Arayan Çukur...

Elimdeki kalem ile yazamadığım satırlara küfrediyorum ağız dolusu,
Yürek akıntılarımın kağıda dökülemeyişine.
Bir arpa boyu yol alamamanın öfkesiyle kırıp kalemi,
Kaldığı yerden devam edişini izlemeye koyuluyorum Ruhi’yi
Yüzünden bir damla ter akmayışını, ağır ağır kürek savuruşunu
O kötücül gülüşünü…
Ben bir şarkının kederinde içmeyi bile beceremezken,
Kana kana şarap içişini…
Tutunamadığım dalları gelip alıyor yanıbaşımdan
Sonra kederime dayanamayıp çöküyor karşıma
Bakamıyorum gözlerine
Şişeyi uzattığını görüyorum sadece al ve iç dercesine
Kafamı iki yana sallayıp geri çeviriyorum teklifini
Kulağıma eğilip fısıldıyor
“En azından iyisin sen” diyor “üzülme”…
Ben diyorum … ben… değilim aslında…
Kalktığını, küreğine doğru gidişini görüp söyleyemediklerime küfrediyorum
Avazım çıktığı kadar ağlamak istiyorum
Ağlayamayışıma küfrediyorum
Zil zurna sarhoş olana dek içemeyişime…
Aldığı dallarımı serişini görüyorum,
Ardından bana seslenişini…
“Gel hazır” deyişini…

Son Sürat...

Bir sessizlik kadar ömür biçildi
Bu sevdaya
Dediler ki;
Geçecektir elbette üzülme
Kır kolunu içinde bırak yenin
Kimseleri huzursuz etme
Bozma hayatın gidişatını
Kimseye faydası olmadı
Zarardan başka bir şey bırakmayacak sanada
Neler geçmedi ki bırak bu da geçecek dediler…
Bak hayat ne güzel
Gülümse yeni gelen güne…
Güneşe…
Üzme kendini
Bakma gözlerine…
Düşünme….
Evet evet onu düşünme…
Bak her şey o zaman daha da yoluna girecek
Sana onu hatırlatan her şeyi çıkart hayatından
Sigarayı bırak
Güzel giysiler al…
Yeni bir şeyler oku…
Çocuk avutur gibi gün’le güneş’le çiçek’le böcek’le
Avun…

Tam gaz yollara vurdum kendimi
Yüksek sesle şarkılar dinledim
Sigara üstüne sigara içtim
Şaraplar yetmedi yüreğimdeki sızıyı azaltmaya
Kulağımda defalarca çınlayan ‘geçer’leri kesmeye
Bir sessizlik kadar ömür biçildi sevdama

Karşıma çıkan ilk duvara tam gaz tosluyorum şimdi
Ve tüm hayatı sessizliğe gömüyorum….

Kahve...

karamsar ve yoksul zamanlarda ağırladık sevdayı
çay ve sigaradan öteye gitmedi ikramlarımız
bir kek olsaydı mesela
ya da ; kaymaklı tel kadayıf…
yemeğe kal diyebilseydik keşke
yemekten sonra da birer kadeh pembe şarap…
ya da şuraya bir döşekte
senin için atalım kalıver bu gece deseydik…
diyemedik…
bizim son kozumuz
bir fincan kahveydi
o da zaten şekersizdi…
işte bu sebeptendir ki
sevda
her seferinde erkenden gitti

Kolluk Kuvvetleri

Kolluk kuvvetlerini gördüğünde yolunu değiştiren eski bir hükümlü gibiyim.
Ara sokaklara sapıp uzaklaşmaya çalışıyorum şimdi korktuğum her şeyden.
Bulduğum ilk kapıdan dalıp içeri uykuya dalmak istiyorum
Yastığa gömüp başımı yorganı çekiyorum üstüme
Kaçmak istediğim karanlığın tam göbeğine atıyorum kendimi
Bir silah arıyorum
Iskalama durumunuda hesap ederek birkaç mermi istiyorum yanısıra
Çirkin suratlı satıcı hiç düşünmeden veriyor cüz’i miktarlara hepsini
Sonra çıkıp sokağa aramaya başlıyorum
Bulduğum ilk yerde vurmak istiyorum
Bir marketin önünden geçerken yanımda beliriveriyor birden
Hiç düşünmeden dönüp basıyorum tetiğe
Iskalıyorum…
Kaçıyorum hemen ordan ardıma bile bakmadan onunda kaçtığını biliyorum
İlk ara sokağa dalıp ilk kapıdan içeri dalıyorum
Uyuyorum…
Gücümü toplayıp uyanıyorum…
Atıyorum kendimi yollara…
Bulup öldürmem gerekli gözlerine bakmadan…
Yakınımda olduğunu hissediyorum.
Yanımdan ağır aksak ilerleyen arabanın yan koltuğunda görüyorum apansız
Basıyorum tetiğe.
Bu kez vurmuş olmam lazım
Iskalamış olmam imkansız…
Olamaz… Bu imkansız… Koltuk boş. Arkamı dönüp dev camekanlara bakıyorum.
Orda işte.
Birkez daha basıyorum tetiğe.
Allah kahretsin… Yine olmadı…
Etrafıma bakınıyorum şaşkın ve öfkeli…
Ne çabuk karşıya geçtiğini sorgulamadan atıyorum yola kendimi
Ona doğru koşuyorken onunda bana silahıyla birlikte koşarak geldiğini fark ediyorum.
Duruyorum…
Bir korna sesi çınlıyor kulağımda. Hızla bir aracın ona doğru geldiğini görüp
Yeniden doğrultuyorum silahımı
Ben yapmalıyım bunu.
Seni ben öldürmeliyim.
Tetiğe dokunuyorum…
Silahın sesi ile fren sesi birbirine karışıyor.
….
Ölüyorum…

Ruhi'nin Daveti...




Hiçbir bekleyiş getirmeyecek o hep bekleneni
Ve yalnız çürüyen zamanlar ağırlayacak
Ağır kapılar ardında bizleri
Ellerimiz titrek gözlerimiz buğulu sesimiz çatal çatal
Tırnaklarımız uzun… Yüzlerimiz ifadesiz…
Şaraplar sunulacak kapıdan girer girmez
Şişelerle…
Sizi bu bile paklamaz dercesine

Çirkin ellerimize bakacağız utanmadan
Tüm sebepleri bilmemize rağmen sorgulamaya devam edeceğiz
İhtimalleri tüketip ikiye indirince…

Ruhi seslenecek elinde şarabı ile
Hoş geldiniz sevgili dostlar
Küçük beden hayatlarınızı alıyorum
Yerine…
Şarap veriyorum… Afyon veriyorum…
Hoş geldiniz…






Howl'un Tik Tak'ları...



Akıp giden zamanla birlikte yeni bir sanrı krizi eşiğine sürükleniyor ne idüğü belirsiz zihnim.
Tik tak sesleri beyin çeperimi bombalıyor.
Her bomba önce hafif kanamalara yol açıyor.
Aynı yere denk gelenler zırhımı zayıflatıyor.
Saçlarımın yapışık kaldığı bir zar kalıyor sadece ve son bombayla patlıyor o da.
Kapkara yapışkan yaratıklar çıkmaya başlıyor delikten.
Çıktıkça büyüyorlar.
Onlar büyüdükçe kanatlarım çoğalıyor.
Düşemediğim yolların girişindeki gişede buluyorum kendimi.
Kanatlarım ağırlaşıyor...
Yaratıklarım çoğalıyor...
Bir buton basımı hamlem ve hızla yanaşan savaş gemileriyle başla atışı patlıyor pistin tam ortasındaki hakemin silahından.
İzleyenlerin "haydi" çığırtılarıyla kanatlarımı mahmuzluyorum.

Howl'un Kabusu...




Ayağını yılan sokan otobüsüm acı bir çığlıkla duruveriyor
Silkilerek uyanıp bakıyorum ayağına
Başını okşayıp sakinleşmesini sağladıktan sonra
Emip alıyorum zehri
Büyü...
Bu bir büyü...
Tüküremediğim zehir kanıma bulaşıyor...
Aaahhhhh...
Canım acıyor...
Yılan sürünerek bacaklarıma dolanmaya başlıyor
Tepkisizliğimle birlikte bedenimi sarmalıyor
Hangi çağdan geldiğini bilmediğim bir çığlıkla irkilip
Zor bela atıyorum dışarı kendimi
Kim dikti bu gökdelenleri
Ve neden en tepesindeyim sorgulamalarını bırakıp bir kenarı
Açıp kanatlarımı süzülüyorum şatoma doğru
Sakinliğime... Sakiliğime....

15 Mayıs 2008 Perşembe

Şizofren...

ben ruhi’nin yanardağıyım
bütün hükümdarlıkları yok edecek kadar
lav barındıran içinde
sadece fitili ateşleyen değil
bütün yaratanlarım alır nasibini benden…
önemsenmeyen ruhi’nin
önemsenen yanıyım
ben ruhi’nin kırılgan kalbiyim
gelmeyeceklerini bildiği halde bekleyen
bekledikçe tükenen
saçları dökülen
elleri titreyen
aynaya bakıp kendine küfreden…
toplama yanıyım ruhi’nin
dağılmaya yüz tutan…
ben ruhi’nin ilmik hazırlayan eliyim
tetik çeken
şırınga iten
hap atan
yalnız bırakılmaya gelmeyen…
iskemleye çıkarır tekme atarım
döndüğünüzde açamadığınız kapının
ardında bırakırım ruhi’yi
ve siz çığlık çığlığa yalvarırsınız bana
kapıyı açmam için
oysa iş çoktan işten geçmiş
sabır taşı çatlamış
bardak taşmış ve her yer göl içinde kalmıştır
ben ruhi’nin katiliyim

bir tek tutuş koparır
ruhi’yi benden
ve
katilim olur
o küçücük parmaklı
sıcacık tutuş…

Adem İle Havva'ya Darağacı...




Ne ne istediğimin farkındayım
Ne de farkında istediklerim
Derinden çekilmiş bir sigaranın dumanına sarılsam
En güçlüsü gelse yıkamayacak
Ya da bir bakış derinden
En güçlüsünü bile yıkacak
Fazlalık her şeyi çıkartsak üzerimizden
Bir tek kask yetse kafamıza
Darağaçlarını kırıp döksek
Mermileri saklasak
Ruhi’yle birlikte bir sürü diyazem içsek
Ve uyusak… Uyusak… Uyusak…
Beş milyon yıl önce uyansak
Yeni darağaçları hazırlasak…