Yazılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2010 Perşembe

Sindirilmiş Çocukların Defterinden / Arabesk

Beş hanenin bir avluya, bol aile ve bol çocuk ile sıkıştırıldığı zamanlardı. Bir apartmana koca bir mahalle ve bol yalnızlık sıkıştırmadan çok önceydi yani.

Geceleri kömür kokmayan sokaklarımızın -ki sobalarımızda talaş yakılırdı tatlı bir telaş ile- köşe başlarını kunduralarının topuklarını ezen yeni yetme mafyazonik tipler işgal etmeye başladığında ömrümüz arabesk şarkıların işgaline hazırlanıyordu. Bir ulusun acılarını unutturmanın en iyi yolu belki de insanların kendi acılarına dönmesini sağlamaktır. Biçare ve ağlayan adamlar şarkılarında ezilmişliklerine isyan ederken kimbilir hangi isyanların bastıranı olurlardı. Şarkıları gibi kendileri de yaralı kadınlar vardı. Hem yüzleri... Hem yürekleri... Ettikleri "Beddua"nın altında 9-8 lik vuruşlar yerine altın vuruşlar olurdu...

Arabesk'in damarlarımıza zerki çok erken oldu işin gerçeği. Ama çok uzun sürdü saltanatı. Kolay unutmaz insanoğlu diye düşünmüş olsa gerek devlet büyükleri -ki bu sebepten dayadıkça dayadılar-. Ama yalan yok yıllar geçtikçe dozu azalttılar. Yaz tatillerinde gönderildiğimiz konfeksiyon atölyelerinde ne kadınların ayıkladıkları iplik olurdu, ne de erkeklerin diktikleri kumaş... "Koparamam Kalbimi" derken göğüs telası işlenirdi ara ütücü tarafından, "Uçurumun Kenarı"na ile ayakçı yetiştirirdi makineciye parçaları, "Acıların Kadını" dönerken kasetçalarda bir diğer kadın kolların vatkalarını dikerdi -gözleri attığı (geçiremediği) ilmikte-, "Yalnızım" ile kollar birleştirilir, "Herşey Yalan" ile son ütüsü yapılırdı...

Hep sorular döner durur zihnimde. Bu insanlar gerçekten o kadar mutsuzlar mıydı diye?

Hangi mutsuzluklar biçildi üzerimize...

Hangi örtüler ile birlikte...

Sindirilmiş Çocukların Defterinden / Başlangıç

"12 Eylül Türkiye'nin üzerine asfalt çekti. Biz onu çatlatan otlar olmak niyetindeyiz"*

Derme çatma evlerin bulunduğu bir sokakta, sümüğümüzü kolumuza sürüyorken tanıştık oynadığımız oyuncakların gerçekleriyle. Sokağın köşesinde tüm soğukluğuyla duruyordu o koca tank ve bir kabus gibi ses çıkarıyordu. Sadece o vardı, bir de üniformalılar. Anlamlandıramadığımız sokağa çıkamayışlarımızın sebebini sonradan öğrendik. "Darbe" olmuş...

5'i bitirip 6'ya basmak üzereydim, üzerimize basıldığında ve sorgusuz bir geleceğe sinsi sinsi hazır ediliyorduk tüfekler omuzda. Korkunun bütün gözlere hükmettiği zamanlardı. En net bu kalmış aklımda o oyuncak katili tankın yanı sıra... Neden kitaplar yakılır ki dediğimizde gereksiz bir sıcaklık hakimdi odamıza. Evlerde saklambaç oynanmaz ki dememize fırsat vermezdi annelerimiz. Bir çırpıda kucaklarına alıp başımızı göğüslerine yapıştırıp sustururlardı bizi... İlk susuşumuz böyle başladı...

Sindirilen bir toplumun ilk meyveleriydik...

Ve en tehlikelilerine sahiptik...

Sindirilen bir anne ve sinişi sindiremeyen bir baba...

Herşey kötü değildi elbette -ve hatta keyifliydi de- şimdilerde merdiveni yarılayan bizler için. Güzel sunular hazırlanmıştı. Harika karakterleri olan çizgi filmlerimiz vardı tek kanallı televizyonumuzda. Uykudan önce anlatılan masallarımız (meğer ne erken uyutul-ur-muşuz), kahkahalar eşliğinde yollardı bizi Adile Teyze uykuya... Öncesinde değiş tonton vardı bir değişim haberciliğine soyunan... Geriye dönüp baktığımda görüyorum ki yarenlerimiz çok sağlamdı. Hepsi üzerine konuşmak gerek üstün körü geçmeden... Hiçbirini üzmeden...


* "Bornova Bornova" filminin yönetmeni "İnan Temelkuran"ın ödül konuşmasından...

8 Haziran 2009 Pazartesi

Sindirilmiş Çocukların Defterinden VI

Tam da o yıllara denk düşer, zorla oynayabildiğimiz taştan kaleli ve plastik toplu mahalle maçlarımız. Sokağımızın huysuz ihtiyarları bahçelerine kaçmasını bırakın kapının önünde pusuda beklerlerdi toplarımızı, ellerinde bıçak ile. O zaman düşünememiştim bunu neden yaptıklarını. Eğlenen çocuklara bu denli tahammülleri olmadığını... Bütün tahammülsüzlüklere rağmen pazar günü öğleden sonra başlayan ve geç saatlere kadar süren maçlar yapardık. Durmaksızın... Yüzümüz kurumuş terden lekeli lekeli olurdu. İllallah ederdi mahallemizin huysuz sakinleri...

Yıllar hem de çok uzun yıllar sonra bir pazar günü...

"Tekrar gelin yavrum. Her pazar gelin." temennileriyle başladı maçımız. Taşların yerini çöp konteynırları aldı. Sahipsiz kalmış sokağımızın ufaklıkları doldurdu hemen duvar kenarlarını. Herşey 15 yıl önce bırakıldığı gibiydi.

Kazım Abi eşi gelince panter kesiliverdi kalede, Önder Abi o kilolarına yenilerini eklemesine rağmen kıvraklığından hiçbirşey yitirmemiş, bir de güler yüzünden, Ersin Abi hep artistti, Kardeşlerim yine ayrı takımlara düşüp birbirini yediler... Ben... Yine çok "düş"tüm...

Yani her şey eskisi gibiydi...

Kim mi kazandı?

Bitiremedik ki...

Asım Amca hala yaşıyormuş... Çok sevindik...

Gelip kalemizi bozdu...

Tıpkı eskisi gibi...

18 Nisan 2009 Cumartesi

Sindirilmiş Çocukların Defterinden V

Ağlayan bir kadın gördüğümde içim çok acır. Bir de iç çeke çeke yüzünü döken bir çocuk aynı acıyı yaşatır bana. İkisi de aynı sokaktan arta kalandır aslında.

Kapısının önünde diz çöküp, burnunun kenarından akan sümüğü dudaklarına sızıyorken hıçkıran çocuğun annesidir içerideki. Yaşamın ağır yükü yetmezmiş gibi bir de kurtarıcı külhanbey efendisinin yükü biner bedenine. Kah yüzüne, kah beline... sözle, dille, kahpelikle... Öyle bir minnettir ki kalmasını sağlayan, çekip gidemez ardına bakmaksızın, terkedemez.

Kenar mahalle kadınlarıdır onlar. Çocukluğumun geçtiği, taştan kaleler kurup maçlar yaptığımız sokaklarda işten dönüşlerine yaptığımız tanıklık kadar keyifli olmazdı külhanbeylerini görmek. "Naber lan" diye sevimli olmaya çalışmaları bir arınmaya muhtaçlığın ilk işaretiydi. Topukları ezik kunduraları ile bir hayatı ezmeye giderlerken ağız dolusu küfürler ederdim sessiz sedasız. Ezilirken de gidemezlerdi. Ağlamaları küfürlerim gibiydi. Gidemediler. Kötü yol kabusu ile sindirilişlerinin farkına bile varamadan kurtarıcıları ile yaşamaya devam ettiler.

Seni pez...klerin elinden kurtardım diyene kadar tüm el-pençe-divan'lığı ile itaat etmeye devam edenlerin dönmemesi umuduyla...

27şubat2009/serkank.

Sindirilmiş Çocukların Defterinden IV

Çocuklukten yeni çıkmaya başlamışken paravanın arkasına saklanan gençler seçerlerdi birbirlerini. Bir gecelik limuzinli çıldırışa yelken açma derdiyle. Şov dünyasının yeni yetme, aparma, uyarlama dönemleriydi. Çok kınamışlardı "saygıdeğer" büyüklerimiz. Kirlenmişlikten dem vurdular, gençlerin "haklı" yitişlerine öfke duydular.

Kaç yüzü vardı maskelerimizin. Bilen var mı? Devran döner dedikleri bu muydu?

Büyüklerimiz bir paravanın arkasında bir ömürlük çıldırışlarına partner buluyorlar şimdi... Bir ev ve maaşa satılıyorlar üstelik.

Kirlendiğini mi söyledi birileri yeni nesilin.

Dönüp aynaya bakın ve kendinize küfredin şimdi ağız dolusu. Sattığınız bedenlerinizi örtüğünüz şovlar eşliğinde...

Pardon şu an meşgulsünüz sanırım...

Hepiniz...

Yemektesiniz...

30ocak2009 / serkank.

Sindirilmiş Çocukların Defterinden III

Ve karne heyecanı;

15 gün tatile girmenin verdiği heyecanı hatırlıyorum. Soğuk kış günlerine denk gelen ve ile de ille sıcak soba eşliğinde geçecek günlerin başlangıcı. Ödevler verilecek, ıkına sıkıla onlar yapılacak. Ama yaz tatilindeki gibi gidip kirvemizin yanında çalışmayacaktık. Evdeydik...

Ahhh bu tatilin müjdecisi karnelerimiz. Güzel divit uçlu dolmakalemlerle doldururdu öğretmenlerimiz. Güzel el yazıları ile... Bir heyecan içerisinde gelir ve akşam anne-babalarımızın dönüşünü beklerdik gururumuzu okşayacak sözler duymak için. Özene bezene yazılmış bir karneyi göstermek ne keyifti ama... Saklardı annelerimiz sene sonunda gelenleri...

Şimdi ise;

Kızım üçüncü kez karne getiriyor evimize. Ben kendisine hissettirmeden aynı öfkelere dahil oluyorum her seferinde. Bir yazıcıdan yazdırılmış bir kağıdı sıkıştırıyorlar ellerine "karne" diye. Bir dönemin emeğini bir makineden çıkartıyor sistem artık. Öğretmenin el yazısını göremiyorlar. Bir poşet dosyanın içerisinde muhtemelen gider kısıtlama durumuna kurban ediliyor "el yazması karne"ler.

"Başarılarının devamını dilerim" en kopyala yapıştır hallerinden, bir de "iyi tatiller"...

26ocak2009 / serkank.

Sindirilmiş Çocukların Defterinden II

Apartman dairelerine sıkıştırılmış mahallelerde yaşamaya başlamadan çok önceydi bütün bu anlattıklarım. Tam da neyin ne olduğunu anlamaya başlayacağımız dönemlerdi. Ama ne feci ki kısmi buhranlar yaşamış ailelerin çocukları oluşumuzdan kaynaklı marazlarımız vardı bir miktar. Okumayı "anarşik" olmaya eş kılardı babaannem. Korkudan kitaplarını yakanlar vardı biz küçükken... Büyüdük... Feci olanı gördük... Korktukları için insanları yakıyorlardı artık.

Hep bir yanılsama içerisinde kalıyorum. Biz büyüdükçe mi kirlendi dünya, biz mi kirlendik yoksa???

Bir bayram geçti. Ardından bir bayram daha. Şimdiyse yılbaşı geliyor. Yeni yıl... Çocukluğumuzun en hareketli günleri. Neyi unuttuk biliyorsunuz değil mi? Kartpostalları...

Evet, evet... Kartpostalları unuttuk. Adana'ya her bayram yığınla kart atardık. Anneaneme, dedeme, dayılarıma, teyzeme... Sonra... Cevapları gelirdi her birinin. Ama mutlaka. Küçük yiğenlerin elleri çizilirdi. Ve mektuplaşılırdı. Bir kağıda sinen bir tenin kokusunu almayalı ne çok oldu kahretsin ki...

Yaz tatillerinde mahallemize gelen yaz aşklarımız olurdu. Sonra onların yazacakları mektupları bekler, gelir gelmez sayfalarca cevaplar yazardık...

Şimdi ise bir yeni yıl arefesinde günah çıkartıyorum, bir klavye ve bir ekran aracılığı ile asla ben gibi kokmayacak olan bir blog sayfasında...

23aralık2008 / serkank.

Sindirilmiş Çocukların Defterinden

Bayram geliyor... Yaz aylarına ya da ilkbaharın sonlarına denk düşerdi. Tatlı telaşe vakitleri. İlle de bir bayramlık alma zorunluluğu yüklenmiştir ana-babamıza. Ve onlar bozuk ekonomilerine rağmen alırlardı. Marka olmazdı elbette, çakma olurdu ama yeni ve bizim olurdu. Alışverişe tanıklık etmişliğimiz söz konusu değildir ayrıca. Alınır ve getirilir. Ana-Babanın tercihlerine ve zevklerine güven(d)ir(il)dik. Çocuk aklımla bunun bir dayatma olduğu çözümlemesine varamazdım açıkçası. Yeni bir kıyafetin ve ayakkabının yanında bu sorgulamaya vakit harcamak ne kadar anlamsızdır tahmin edin. (Ah unutmadan o kıyafetler ille de bayram sabahı giyilirdi. Adı üstünde "Bayramlık")

Kurban Bayramı... Sevmezdim... Büyüdüm (yaş itibari ile) ve değişmeyenlerimden birisi hala bu durumdur.

Tatlılar yapılırdı ve bizim favorimiz cevizli tel kadayıftı. Bir de bol tarçınlı sütlaç. Valide Sultan sütlaç kısmıyla, Babam kadayıf kısmıyla ilgilenirdi. Sokaklardan fırınlara götürülen tepsilerle teyzeler geçerdi. Acaip bir telaş içerisinde geçerdi bayram öncesi son iki gün. Ve ille de ille tatile gidilmezdi.

Bayram sabahları tertemiz olurdu sokaklar. Kadınlar ellerinde süpürgeleri ile kapılarının önlerini yıkarlardı. Bu temizlik kurban bayramlarında alt-üst edilirdi. Bahçelerde ya da kapı önlerinde ve çocukların gözü önünde keserlerdi hayvancıkları. Kurban edilirlerdi "cennet" uğruna...

Bayram geliyor...

Sahte gülümsemelerin takınılıp ardından "güzel insan" olmaya çalışılacak güzel günler silsilesi...


6aralık2008 / serkank.

12 Şubat 2009 Perşembe

Kötü Polis








Görev dağılımında yine sevmediğim bir iş düştü payıma. Neyse ki iş aşkıyla yanıp tutuşmuyor umarsız bünyem. Bilirim; eğer ciddiyetle yaparsam işimi, her gece yeni bir kâbus için keskin dalışlar gerçekleştirir uykularıma karabasanlar. Ve ben vicdanımın karabasanlarından çok korkarım.

Şimdi başucunda nefesini kontrol ediyorum.
İçime su serpiliyor…
Kalp atışını hissediyorum…
Yaşıyorsun...

Çatık kaşlarım yüzünden çizgilerim artmaktayken bile neden vazgeçemedim bu üzerime oturmayan giysiden. Bir çocuk hüznü gibi akmalıyken salya sümük kağıtlara, bir zırha kurban edildim. Ve her aynaya bakışım ayrı bir ayaklanmanın başlangıcıydı. Tek direnişim göz yaşartan bombalara karşı. Yaşarmaması gereken gözlerimi, yeşermesi gereken düşlere gönüllü kurban etmiştim…

İzlediğimiz filmlerdeki gibi bir hayat bırakmalı
İçinde naiflik kalmalı
Avuçlarının içi gibi hep sıcak
Hiçbir betimlemeyi yakıştıramadığım gözlerin gibi
Hep anlamlı kalmalı…
Hayat;
Senin gibi güzel olmalı

Ona buna bağıran huysuz bir ihtiyar gibi sürekli söylenişlerim artık zıvanadan çıktığımın resmedilişi olur ve kimse bilmese de en çok beni öfkelendirirdi. Böyle vakitlerde gidip kendimi sonsuz sessizlik kuyularında bir çığlığa kurban ederdim. Kimse duymazdı, kapattığım kepenklerin dağılmış bilye seslerini. Kötü polistim ben ve sensizlik duygusunun çöktüğü her an, bir meyhane sazı gibi inim inim inler bulurdum kendimi en arabesk şarkılarda…

El bebek gül bebek yetiştiremiyorsam seni
Bil ki tek sebebi hazırlıksız yakalanmamandır,
Bu illet-i cihan'a.

Kırılganlığına set olmak
Giydiriyor bu uygunsuz zırhı gözlerime

Oysa ben;
Sen her uyuduğunda...
Tacımı itinayla çıkartıp...
Tacının yanına koyuyorum…




Tatlı Su Balığı'ma...
Prenses'ime...

Kızıma...

serkank.
2009şubat10



22 Ocak 2009 Perşembe

"Sonbahar"ın İzleri...


"Çok güzel çalardın" der annesi Yusuf'a. Yusuf başlar, döndükten sonra ince ince emek verdiği tulumu çalmaya. Anne kalkıp pencereye yürür... Sonra... Hayatım boyunca izlediğim en şık veda sahnesini izlerim beyazperdede.

Hayatının en güzel yıllarını sosyalizme veren, ve özlemlediği güzel günler yüzünden hayatı elinden alınan Yusuf'un hikayesini onurlu bir şekilde hiç ajite etmeden sunar yönetmen Özcan Alper bizlere. Yusuf'un geçmişiyle, çektiği acılarla kör gözüm parmağına tavrıyla ilgilenmez. Makyajsız... Makyaja gerek duymamasının sebebi ise filminde Vanda Dayı ile selam çaktığı Çehov'un dediği gibi sokağını anlatmasıdır. Sokağı sadece Hopa değildir elbette. Yusuf'tur, Eka'dır, Mikail'dir...

Sinema tarihine geçecek kadar değerli bir sahne vardır filmde. Fragmanlarını izlerken bu filmi bu sahneden dolayı izlemeliyim diyordum. Yusuf'un iskelede yaşama karşı kabaran öfkesini Karadeniz'in hırçın dalgaları dile getirir.

Hani çok ağlamak istersiniz ve ağlayamazsınız. Sonbahar bunu yapıyor. Ağlatmıyor. Buna izin vermiyor. Sömürmüyor... Sunuyor...

Bu dünyada değildir Yusuf. Bunu anlamak çok zor değil. Mevsim onun mevsimi değilken yaylaya çıkmak ister. Ve sadece o bilir bu "son"bahar'ıdır. Tükettikleri "son" bahar'ı...

Bir kez daha söylemekte sakınca görmüyorum. Önünde saygıyla eğildiğim bir film daha izledim. Eline sağlık Özcan Alper. Makyajsız filmin makyajsız ve kendini kirli popülizmden korumaya çalışan Onur Saylak (Yusuf)'a da ayrıca tebrikler.


Dip Not 1: "Sonbahar" Altın Koza'da aldığı ödülü Yılmaz GÜNEY'e, Altın Portakal'daki ödülü de, gözaltında işkenceyle öldürülen Engin ÇEBER'in annesine armağan etmiştir.

Dip Not 2:Bu yazıyı yazarken Kazım Koyuncu "Ernesto"yu söylemekteydi. Sözlerinin tercümesi...


Ernesto
Biliyorum
Bir yıldız yağmuruna tutulacağım
Toprak çökecek
Başım dönecek, arkamda seni bulacağım
“haydi” diyeceksin ernesto gibi
Gidelim
Yıldızların çok olduğu
Bir gökyüzü altına

Hamburger Cumhuriyeti - Linklater çitleri kesiyor...


Yönetmen : Richard Linklater
Senaryo : Richard Linklater , Eric Schlosser (Kitap)
Oyuncular : Catalina Sandino Moreno , Ethan Hawke , Greg Kinnear , Kris Kristofferson , Luis Guzman , Patricia Arquette


Filmin yönetmeni Linklater'ı elimden geldiğince takip ederim. Dehasına rağmen büyük projelerde yer almaz. Ama projesi onun sayesinde büyür. Kaset - Tape'i izleyip kendisine ve hayran kalmamak ve takipçisi olmamak pek mümkün değildi açıkçası.

Filmin ismine baktığınızda hafif bir yapımla karşı karşıya olduğunuzu düşünebilirsiniz. Ama açılış sahnesiyle size yanıldığınızı açıkça gösteriyor film. Eric Scholesser'in aynı isimli romanından (Metis yayınlarından 2004'te yayınmlandığını henüz öğrendim) uyarlanan film ciddi bir politik söylem de içeriyor. Masamıza sipariş ettiğimiz "kocaman"ın ardında neler yaşanmakta onlarla uğraşıyor Linklater. Göçmenlerin sınırdan içeriye sokuluşlarıyla başlayıp, ucuz işçi arenasında ödedikleri bedele, işini kaybetmemek-taşınmamak uğruna göz yumulan fiyaskolara, büyük arazilere bankalar tarafından el konulup ardından emlak krallarına nasıl peşkeş çekildiğine ve genç protestocuların çaresizliklerine kadar uzanıyor film. Ve dahasını çok çarpıcı bir dille anlatıyor Linklater. Bir belgesel edasında büyük bir ustalıkla...

Fast-Food zincirlerine karşı zaten bir antipatim vardı. Şimdi daha da arttı. Film bittikten sonra eminim ki siz de bir daha hamburger yemeyeceğinizi söyleyeceksiniz. Tıpkı "Kara Elmas"ı izledikten sonra pırlanta takmayacaklar gibi.

Filmin bir sahnesinde genç eylemciler sığırların çitlerini keser. Ama sığırlar orayı terk etmez. Gençler yaklanma pahasına onları dışarıya çıkarmaya çalışırlar. Ancak; sığırlar uyuşturulmuştur. Terk etmezler...

Linklater çitleri kesiyor "Hamburger Cumhuriyeti"nde. Holywood'un en baba finansörlerini karşısına alarak hem de...

İyi Seyirler...

Ulak - Bana Bir Masal Anlat Çağan...


ULAK


Yazan - Yöneten
Çağan IRMAK

Görüntü yönetmeni
Mirsad Herovic

Müzik
Evanthia Reboutsika

Oyuncular
Çetin Tekindor
Hümeyra
Yetkin Dikinciler
Şerif Sezer
Kaya Akkaya
Melis Birkan
Feride Çetin

Internet adresi
www.ulakfilm.com



Yorumum;


Dertli masalcıların kimilerini rahatsız edecek bir masalı mutlaka vardır.

Çıkınında çokça masalı olduğu anlaşılan Çağan IRMAK, yeni olmayan (belki son bulmayacak olan) bu topraklarda çokça yaşanan ve bir o kadar da yürek sızlatan bir masalı anlatmaya soyunuyor Ulak'ta.

Dertli olduğunu sonradan öğreneceğimiz Zekeriya aslında Irmak'ın ta kendisine ve anlattığı zamansız mekansız öyküsü tam da bu coğrafyada belirli aralıklarla yaşanılan katliamlara denk düşmektedir. Zekeriya'nın masalı bir katliam masalı. Düşünen, yazan ve üretenlerin katliamının masalı.

Bir baba-oğul öyküsünü merkeze koyuyor IRMAK. Kimi zaman bel-altından saldırıyor diye eleştirdiğim yönetmen maalesef bunu layıkıyla ve yerinde yapıyor. Hassas bölgelerimize saldırıyor. Gerçekten hakkettiğimiz sorgulamaların içinde boğulmamızı istiyor. Yüreğimizi burkuyorken boğazımızı da sıkıyor.

Son sözüme geçmeden önce filmin müziklerinin filmin neredeyse önüne geçecek kadar iyi olduğunu belirtmek isterim. Kesinlikle özenli bir çalışma. Takdire şayan...

Filmden bir dörtlük var ki, paylaşmak isterim...

"Yapan kadar, bilip susan da günahkardır
Görmediniz duymadınız konuşmadınız
Dili olmazsa insan neyler
Yapan kadar bilip de susan da zalimdir..."


Son sözüm; Hepimiz günahkarız, hepimiz zalimiz...

Bknz. Madımak Katliamı...

V For Vendetta


V For Vendetta

Yönetmen: James McTeigue

Senaryo: Andy Wachowski, Larry Wachowski

Oyuncular:

Natalie Portman - Eve
Hugo Weaving - V


Yorumum;

"Halklar hükümetlerinden korkmamalıdır. Hükümetler halklarından korkmalıdır." V

Kimi filmler için söyleyecek söz bulamazsınız. Çünkü film aslında o kadar çok şey söyler ki sizin söyleyecekleriniz her seferinde eksik kalacaktır. İşte "V" nin durumu budur. Filmin bitiminde oturduğunuz yere mıhlanır kalırsınız. Sokağa çıkmak istemezsiniz. Çünkü filmin içinde kalmışsınızdır. Çıkarsanız gerçek yine tokat gibi çarpacaktır yüzünüze. Ve bu ne yazık ki şu anda istediğiniz en son şeydir.

Bir kahraman; bir maskenin ardında ve asıl derdi parlamento binasını yoketmek. Tam 400 yıl önce aynı niyetteki kraliyet karşıtı Guy Fawkes'in yapmak istediği gibi. Bir binayı yoketmekle olur mu diye düşünenlere "V" cevap veriyor: "Binalar semboldür. Yoketmenin sembolü. Sembollere insanlar güç verir. Tek başına semboller anlamsızdır. Ama yeterli sayıyla binaları uçurmak dünyayı değiştirebilir."

Elbette dünya değiştirilebilir. Filmi izledikten sonra bunun aslında o kadar zor olmadığını düşünüyorsunuz. Dünyayı değiştirmek kolay ama korkularımızdan sıyrılmak ve sahip olduğumuzu sandığımız şeylerden vazgeçmek ne yazık ki o kadar kolay değil. Madde bağımlısı olmuş bünyelerimizi uyandırmak her geçen gün daha bir zorlaşıyor. Uyuşturulduk... İşte bu yüzden dünyayı değiştirmek isteyenlere (eğer bir filmde karşılaşmıyorsak) güzel gözlerle bak-a-mıyoruz.



"Bu maskenin ardında bir yüz var ama o ben değilim.
Bu maskenin ardında etten fazlası var...
Bu maskenin altında bir fikir var. Ve fikirlere kurşun işlemez..."

"-Kimdi o?
-O monte Cristo kontuydu
Babmdı, annemdi, kardeşimdi, arkadaşımdı...
O sizdiniz...
Ve bendim...
O hepimizdi... "

En başta da söylediğim gibi, kimi filmler için söyleyecek söz bulamazsınız. İşte öyle bir film "V"...

Birlikten Kuvvet Doğar... Filmden arta kalan yığınla düşüncenin ardında burada takılıp kalıyorum. Ne de güzel becerdiler yıllarca. Hükümetlerin istediği birlikten onların kuvveti doğar. Ve bizler kendi gücümüzün farkındalığından uzakta korkmaya devam ederiz.

17 Eylül 2008 Çarşamba

YAZI - TURA


YAZI - TURA


Kamera arkasında ne denli başarılı olacak diye çok merak ettiğim Uğur YÜCEL'in, senaryosunu yazıp, yönettiği ve işin bir de bu tarafından bakmaya ne dersiniz edasıyla beyaz perdeye aktardığı ilk sinema filmi. Teknik özellikleri ile de kayda değer bir yapımdır "Yazı-Tura". Ancak işin o kısımlarına hiç girmeden şunu söylemek isterim; bana kalırsa "Türk sinemasında tüm zamanların en iyi ilk üç filminden biridir".

Bir insanın hayatını nasıl çalarsınız. Herşeyini. Varını, yoğunu, bacağını ve hatta kulağını... Tam da bu noktada işin siyasi taraflarına girmek yerine bizi alıp o insanların hayatına sokuyor Uğur YÜCEL.


Şeytan Rıdvan: Olgun ŞİMŞEK (Şapka çıkartılası bir adamdır kendileri)


Umutları olan, iyi topçu, askerden dönünce yavuklusuyla evlenmeyi düşünen, anasının üzerine tir tir titrediği tazecik bir delikanlı. Tek kusuru bir bacağını bastığı mayınla kaybetmesi. Bir hayatı zehretmeye yetermi sana ait olmayan bir bacakla yaşamak. Yetermiş. Cevabını alıyoruz Rıdvan'ın yaşamına dahil olduğumuzda. Ve bu dahil olduğumuz yaşamın final sahnesinde "ben iyi değilim" dediği anasının yüzündeki ifade ile mıhlanıp kalmıştım koltuğa.


Hayalet Cevher: Kenan İMİRZALIOĞLU (Bir kez daha şapka çıkartıyorum)


Onun üzerine söylenecek çok söz yok aslında. Aynı patlamada kulağını yitirmiş ve üzerine bir de büyük depremle alt üst olmuş bir yaşam. Kirli bir hayatın içinde kendi büfesini açıp kurtulma sevdası bu depremle alınıyor elinden. "Gazi Büfe"... Yıllar sonra karşılaştığı abisine kirli bir barın ruj akan taburelerinde söylediği "benziyor muyuz lan birbirimize g.t lalesi" repliği, öfkesini değil de kendi yitmişliğini resmedişidir aslında. Peki ya dahil olduğumuz Cevher'in hayatındaki finalde söylediği cümle neyin resmedilişdir. Kendisini yakalamaya gelen polislere: "Kelepçe takmayın ulan kelepçe takmayın. Gaziyim ben. Bu ülke için kulağımı verdim ben." ...


Filmden çıkınca üzerimden kamyon geçmiş gibiydi. Yalnız başıma izlemiştim filmi. İki üç saat kendime gelemediğimi sonra gidip bir yerlere içmeye başladığımı hatırlıyorum. (Bir de yıllar önce izlediğim "Dövüş Kulubü" bu denli sarsmıştı beni. Ve geçen yıl izlediğim "Barda" ile bir miktar aynı hale düşmüştüm)
Yazı-Tura.

Medyanın harcamaya çalıştığı Uğur YÜCEL'in dim dik filmi. Ellerinden öpüyorum kendisinin. Ve "Hayatımın Kadınısın"ı fasulyeden sayıp bizi döven filmler çekmeye devam etmesini dört gözle bekliyorum.


İyi Seyirler...

15 Eylül 2008 Pazartesi

sislen-me



SİSLEN-ME


- ...

- Hangimize geldi bu mesaj.
- Neden sesi kısmadınız arkadaşım.
- Sadece kendin uyanmalıyken bizi neden kabusuna dahil ettin.
- Ne yapmamız gerektiğini bilen var mı?


Farkında mısınız? Şimdi tam da düştüğümüz bu çukura kusuyorken, bastığımız balçık bizi kendine doğru olanca hızıyla çekmekte. Ne yapıyoruz peki? Çırpınmıyoruz batacağımızı düşünerek. Oysa belki de çırpınmalıydık kolayca teslim olmak yerine.


Kredi kartlarına serenatlar yapılan bir çağa hoşgeldiniz...


- Cevap vermeyi düşünmüyor musun?
- Zamanın geldi...
- Gitmelisin arkadaşım, çağrılıyorsun...
- İyi de kime geldi bu mesaj?
- Kim uyandırdı beni? Kim?

Hangi oyunlarda başlamıştı bütün bu kurmaca. Ustanın ölümüyle neden devraldık yağcı dükkanını. Oysa yas tutmalıydık hep birlikte. Satmaya başladığımız bal gibi bünyemizken biz yeni oyunlar peşinde devam ettik eğlencemize. Çok severdik körebe'yi -ki- alışkanlık edindirildik büyüdükçe. Şimdi gözlerimize çaput bağlamadan dağlıyorlar gözlerimizi pek sevilen diziler eşliğinde. Birkiüç tıp'a ne dersiniz. Oynuyoruz hep birlikte. Hangi vakit tıp demiştik de tüm varlığımıza peşkeş çekilirken dahi oyun-bozan olmamak uğruna gıkımızı çıkartmamıştık.

- Hey sen... Evet evet sen...
- Hiç sesin çıkmadığına göre sana geldi o mesaj.
- Kıvrılıp kalmış. Halinden belli zaten.
- Gitmelisin arkadaşım, çağrılıyorsun...

- Tekrarlayıp durma sen de bulduk işte o'ymuş...


Çirkin ol dedikleri bumuydu. Bakın çirkin olduk. Hem de çok çirkin. Bu danışıklı savaşlar, bu yoksulluk, bu yoksunluk, otellerin havalandırma mazgallarında ısınmaya çalışan tinerci çocuklar, ırzına geçilen vücutlar... beyinler... hayatlarımızı kapıp kaçıyorlar. Biz ise cüzdanımızın peşindeyiz. Ortalık mafyadan geçilmiyor. Çocuklarımızın organlarını deşmek için ne zaman kaçıracaklar diye paranoya içinde korkuyla kaçmıyor muyuz her şeyden, kirli bir dünya bu.

Sis bastırdı heryeri, ve şimdi göz gözü görmemekte; bir selam uğruna bile...


- Işığın şiddeti artıyor. Yumun gözlerinizi.

- Gidiyorsun arkadaşım, direnme...
- Yine kurtulduk millet.

- Evet, ama "sıra bize de gelecek"...

Gelecek. Haklısın küçük cenin. Ve biz az evvel gelmek istemeyen arkadaşın gibi zorla sizi buraya çekeceğiz ve bu yetmezmiş gibi her yıl bu kabusu türlü şenliklerle kutlayacağız.

"ı .... you bonus"

6 Temmuz 2008 Pazar

Arıları Katledince


Arıları Katledince



“İnsanoğlu, bu dünya için ciddi bir tehdittir.”

Filmin sonlarına doğru bir bilim adamından duyduğumuz bu cümle kendimize dönüp bakışımıza bir nebze olsun ışık tutar mı?

Sevdiğim yönetmenlerin filmlerini izlerken pek fazla objektif olamıyorum sanırım. Çünkü Shyamalan’ın The Happening (Mistik Olay)’i eleştirmenler tarafından “yine” beğenilmedi. Oysa sadece derdiyle ilgilenen, bunu adam gibi anlatan ve oraya buraya çarpmayan bir film “The Happening”.

Oldukça sert bir başlangıçla (tüyler ürperten intiharlarla) seyreylemeye koyulduğumuz “Mistik Olay” diğer kıyamet ve doğal afet filmlerinden bu tavrıyla da ayrılıyor. Her zaman alışık olduğumuz üzere önce karakterleri anlat, onları bize tanıt ardından bu kötü olay onların başına gelsin güzergahında ilerlemiyor. Konuya balıklama dalıyor ve ne güzel ki tam da bu sebepten izleyeni sıkmıyor. Ve hatta olmazsa olmaz mutsuz aile figürlerine oturtulan başrol oyuncularımız sanki ironik bir parodi gibi duruyor filmde. Onların mutsuzluğunun anatomisine girip günah çıkarma törenlerini uzatmıyor.

Shyamalan’ın filmografisinde karşılaştığımız sürpriz final beklentisi bu kez boşa çıkıyor. Sadece ara ara filmdeki karakterlerle “neden”i sorguluyorsunuz. Ama kabul etmek istemesenizde bir sera sahibinden gerçek dökülüveriyor. “Doğa insanoğlundan intikam alıyor.” Hem de dehşet verici bir şekilde. Anlamlandırlamayan intiharların ilk sebebini terör saldırılarına bağlamaları Shyamalan’ın Amerikan paranoyaklığına inceden bir eleştirisi olarak yansıyor teoriler arasında. Ardından medyanın CIA şüphesi ve hatta bundaki ısrarcılığı… Oysa katletmekte olduğumuz, yeni yerleşim alanları uğruna yakıp yokettiğimiz, kirlettiğimiz, anlamaya çalışmadığımız, gerçeği varken plastiklerinden medet umduğumuz “doğa” kendi savunma mekanizmasını çalıştırarak kendini yok edenleri yok ediyor. Sırayla… Ve filmdeki en yardımsever bir o denli antipatik karakterden dökülüyor öfkesi. “Dünya beni önemsemiyor ki ben neden önemsiyim.”

Duyarlı bir film "Mistik Olay". Bizleri daha duyarlı olmak üzere tehdit eden aynı zamanda. Salondan ayrılınca plastiğine dahi sevgiyle bakmamızı sağlayan...

2 Temmuz 2008 Çarşamba

Howl'un Sorgusu




Howl'un Sorgusu


Yoksunluğum yalnızlığımla yüzleşecekken
Vurup kendimi dar odama

Aynalarıma bakıyorum tek tek

Hiçbirinin söyleyeceklerine kulaklarımı tıkamadan

İhmal etmişliğin verdiği mahçubiyetle daha bir özenerek dinliyorum herbirini


İlk turun ardından
Çöküp kalıyorum uzattıkları sorgu sandalyeme

"Neden karabasanların arttı senin"

"Kötücül yaratıkların daha bir saldırgan artık"

"Unutuyorsun... Kendini... Olduğun yeri..."

İyi de dememe fırsat vermeksizin

Dinlememi salık veriyor baş sorgucu aynam

"Ne zamandır bakmıyorsun bize biliyor musun" diyor

İçlerindeki en naifi

"Yok yok" diye atlıyor öfke dolu olanı

"Bana bakıyor da kendisi bunu hatırlamıyordur

Her seferinde alkol geziyor damarlarında ve

Sadece küfrediyor"

Mahçupluğum artıyor...
Ben kötücül yaratıklarla savaşırken

Karabasanlar kabuslarıma zincir atmışken
Meğer...
"Sebep" diyor hepsi bir ağızdan

"Hakediyormuyuz bunu"

Minik alevim zor durumda olduğumu anlayıp

Dayanıyor dar odanın kapısına
Şatom hareket etmeye başlıyor
Oda daha daralıyor...
Kapı açılıyor...

Aynaların parçalanışına bakmaksızın

Alıyorlar beni odadan

Bağrışlarım kalıyor havada

Sebep...

Bu mu istediğiniz...

Hatta tek istediğiniz..

S e b e p...
...

Howl'un Yaraları




HOWL’UN YARALARI

Serin bir esintiye bırakıp kanatlarımı

Süzülerek iniyorum,

Sahilimin sakinliğine…

Yunusların hoş geldin serenatına

Önce denizatları

Ardından

Dalgalar eşlik ediyor…

Bu sevimli karşılama karşısında

Saygıyla eğiliyorum

Toplayıp kanatlarımı

Yürümeye başlıyorum

Dalgaların üzerinde

Yaralarıma tuzlu su sıçradıkça

Canımın yanışı

Ürkütüyor denizatlarını

Sanki biliyormuş gibi

Yaralarımın sebebini…

Öfkeli gözlerle alıp yanlarına yunusları

Uzaklaşıyorlar yanımdan

Dalgalar köpürüp kararıyor

Dostlarına eşlik edercesine

Kusuyorlar lanetlenmiş bedenime…

Şimdi tam zamanı diyerek

Arınabilmek umuduyla

Dalıyorum tuzlu sulara

Umursamadan acıyacak yanlarımı

Kulağımda sert bir melodiyle

Derinliğine iniyorum kara suların

En büyük girdaba doğru yüzüyorum

İçine alıp yutmalı bedenimi…

Öyle de yapıyor…

Gökyüzü iri damlalarını bırakıyorken

Kabaran dalgalara

Lanetime daha fazla dayanamayan

Kızıl girdap

Pul döken bedenimi

Tükürüyor, savurarak…

Gökyüzüne düşüyorum…

Kanatlarımsız…

Gökyüzünden düşüyorum…

Hakedilmiş yaralarla…

Düşüyorum…

Karabasanlarıma hazırladığım

Mayın yüklü

Bulutlarıma…

“DÜŞ”üyorum…

8 Haziran 2008 Pazar

Kazançlı Yaşamak


Kazançlı Yaşamak

Huzur içinde öleceğiz. Hiç kimseye borcumuz olmadan. Sevdiklerimize ihanet etmeden. Gözlerimiz kapalı. Onlar için yaşadığımız hayattan göçüp giderken onlar tarafından saygıyla anılacağız. İzlediğimiz filmler, dinlediğimiz şarkılar kar kalacak bir de yanımıza. Tekrar gelseydik bu hayata asla böyle bir hayat istemezken yaşadığımız hayatın adı "kazançlı yaşamak" olacak. Elde avuçta tek bir kazanış yokken hem de.

Tutsaklıklarla dolu bir hayatın son demlerini yaşıyoruz. Bütün isyanımızın, savaşlarımızın huzursuzluğumuzun, çelişkilerimizin yegane sebebi budur. Ne düş kırıkları umurumuzda ne ihanetler ne yenilgiler ne de diğerleri. Hepsi hikaye hepsi uydurmaca. Biz sadece yaşamak istediklerimizin bedelini ödemekten korktuğumuz için kaçıyoruz her seferinde arzularımızdan. O arzular ki yaşama bağlanma sebebimiz olan. Şu lanet hayatı yaşanılası kılan.

Savaşlarımız bitmeyecek asla. Buna izin veremeyiz. Yenildikçe daha bir atıl olacağız o kör kuyunun en dibinde. Elimizde bir kaşık… Tünel açmaya çalışacağız. Tepeden sarkıtılan ipleri hiçe sayarak. O ipler ki bize darağaçlarını hatırlatan.

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Barda...



OYUNCULAR
Selim / Nejat İŞLER
Patlak / Hakan BOYAV
45 / Serdar ORÇİN
Nasır / Erdal BEŞİKÇİOĞLU
Çırak / Volga SORGU
Nail / Doğu ALPAN
TGG / Burak ALTAY
Nil / Melis BİRKAN
Sevgi / Nergis ÖZTÜRK
Pelin / Sezen ARAY
Aynur / Meltem PARLAK
Aliş / Şamil KAFKAS
Cenk / Salih BADEMCİ
Barbo / Sarp AYDINOĞLU
Savcı / Eray ÖZBAL

YÖNETMEN
Serdar AKAR

SENARYO VE ÖYKÜ
Serdar AKAR

GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ
Mehmet AKSIN

SANAT YÖNETMENİ
Yavuz FAZLIOĞLU

MÜZİK
Selim DEMİRDELEN


Nail, Nil, TGG, Aynur, Aliş, Sevgi, Pelin ve Cenk, yaşları 18 ile 25 arasında değişen genç bir arkadaş grubudur. Günlük hayatın akışı içinde huzurlu ve neşeli bir hayat sürmektedir. Her birinin kendilerine ait sıkıntıları ve çözmek zorunda olduğu problemler olsa da gençliğin getirdiği umutla hayata sımsıkı bağlıdırlar. Kimi evlilik, kimi mezuniyet, kimi düzenli bir hayata adım atma hayalleri içinde olan bu gençler, birden bire hayatlarının tam ortasına giren nedensiz şiddetle büyük bir yıkım yaşarlar.

Bir gece yarısı, arkadaşlarının işlettiği barda son biralarını içip eve dönecekken içeri giren beş kişilik bir grup tarafından silahla alıkonulurlar. Elleri, ayakları, ağızları bağlanan gençler sabaha kadar dayak, işkence ve tecavüze maruz kalırlar. Kendilerini alıkoyan grubun görünürde hiçbir amacı yoktur. Yaşları 20 ile 45 arasında değişen bu grup, hayatlarında eksik kalan her şeyin hesabını hiç tanımadıkları bu gençlerden çıkartırlar.



***


Yorumum :

Ankara'da bir evde yaşanmış bir olaydan esinlenerek yazılan film sinemamızda rastlamaya pek alışık olmadığımız çiğ şiddet ve bol küfürlü tavrından dolayı fazlaca eleştirildi. Ve şiddeti yücelttiği gibi bir ortak kanı oluştu filmle ilgili. Oysa şiddet filmde tamamen anlatmak istenilenlere hizmet eden bir araç olarak kullanılıyor. Aslında olması gerektiği kadar şiddet ve küfür içeren film arka sokaklarda ittiklerimiz üzerine söylenebilecek en ağır sorgulamaların resmidir bir anlamda.

Sokaklarda hergün yaşanan ve hatta yaşadığımız ya da yaşayabileceğimiz bir durum anlatısı. Ve bizi rahatsız etmesinin yegane sebebide bu. Kendi içimizde sorguladığımızda tam da bara sonradan gelen "o" takıma bakışımız "diğer" takımın bakışlarından çok farklı olmayacaktır. Filmi izledikten sonra hala aynı tavrı sergiliyor olmak ayrıca tartışılası bir durumdur.

Bir çok an var üzerinde konuşulması gereken. Mesela; Hakimin söylediği "Ya Selim oğlum olsaydı"...

Sebepsiz Şiddet Yoktur.

Serdar AKAR sağolsun Kurtlar Vadisi'yle indiği tahta BARDA ile yeniden kuruldu. GEMİDE'de ile tavrına vurulduğumuz yönetmen müthiş bir iş çıkartarak Türk Sinema Tarihinin en iyilerinden birine imza atmıştır.
Elbette Nejat İŞLER'i unutmamak gerek... Selim karakteri ile o da tarihe geçmiştir. Ve yakışıklı jön durumundan sıyrılıp en baba kötü adam sıralamasında ilk sırayı almıştır. Filmin kötü adamlarının hepsi iyiydi aslında. Hakan BOYAV (jilet) ve Serdar ORÇİN (45) katıksız kötüydüler.

Hasetten çatlayarak izledim. Çok fazla söyleyeceği olan ve bunu dolandırmadan direk söyleyen bir filmdir BARDA.