Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2009 Pazar

Kulaklı Şapkalarımızı Takalım / 2012

 
Son birkaç aydır  fragmanları her yerde dönüyordu. Hem filmin gösterim tarihinin hem de bahsi geçen kıyametin yaklaşmış olması filmi daha bir çekici kıldı. Beklenen ilk vakit geçtiğimiz birkaç hafta evvel gelip çattı...

Ve biz de nihayet o şerefe nail olduk...

Roland Emmerich'in bir önceki felaket filmi "Yarından Sonra"yı özellikle Jake Gyllenhal için izledikten sonra bir şeyler kafamda oluşmuştu ancak 2012 sayesinde taşlar daha fazla yerine oturdu. Emmerich filmlerinde çok popüler starları kullanmak yerine "kitlesi olan" oyuncuları tercih ediyor. Bunun ne gibi bir avantajı var derseniz bence gayet basit. Bir kıyamet-aksiyon filminin içini doldurmak için yeterli bir varyasyondur. Kaldı ki John Cusack'ın filmografisi sağlamdır.

Filmin öyküsü filmde en fazla eleştiri alan bölüm olsa gerek. Ve bunu söyleyen hiç kimse haksız değil. Aslında filmi izlerken "Yarından Sonra"yı daha gelişmiş efektlerle yeniden izliyormuş gibi oldum. Temelde aynı meseleye sahip senaryo, yani sorunlu aile kıyamete düşünce yeniden toparlanır. Hani iyi günde - kötü günde durumunu tasdiklercesine...

İyi de fragmanlarda neden yanılttınız bizi diyorum şimdi. "Ama adamım fragmanlar zaten bir yanılsamaya hizmet eder" diyor içimde basbas bağıran ses. Ya mayalar diyorum o sese... İyi de "Hollywood" diyor o ses bana... Susup kalıyorum.

Mesele gayet basit. Çokça para harcanan bir film. Senaryosunun berbatlığını nasıl kamufle eder. Sağlam bir reklam kampanyası ile... Ve yönetmen bize sadece bir önceki kıyamet filminden biraz daha fazla efekt sunar. İyiler - kötüler - hainler; hepsi abuk bir öykü içerisinde daha da abuklaşarak sanki günah çıkartmak istercesine sunulur izleyene. Ama bu gerçeği değiştirmez.

"2012"nin vaadi sadece görsel bir ziyafet. Ve gerçek şu ki; dehşet verici bir ziyafet... Müthiş bir seyirlik. Ama hepsi bu... Hollywood bu denli büyük bir filme sağlam bir öykü çıkartamıyorsa aslında kendi kıyametini resmediyor demektir.

Sonuç;
Kulaklı Şapkalar takmak gerekiyor. İnsanı kandırıp türlü vaatler sunan fragmanlara ve reklam kampanyalarına karşı...

12 Kasım 2009 Perşembe

District 9 - "Virüs bulaştırıp yokedelim"



Nedir bu "9"un kerameti diyor insan kendi kendine. Tim Burton ve Bekmambetov, Shane Acker'a kol kanat gererken, "Dıstrıct 9"da bir diğer büyük şahsiyet Peter Jackson, Neill Blomkamp'a gelecek sizden sorulur diyor bir anlamda...

"Blair Cadısı"nın yarattığı atmosferi bir bilim-kurgu filmde yaratmak tahmin edileceği gibi oldukça zor bir iş. Sanki herşey gerçekmiş gibi yapacaksınız ve bunu yığınla efekt ve modellemeyle başarmaya çalışacaksınız... Tam da havada asılı kalmış koskocaman bir uzay gemisinin altında...

"Dıstrıct 9" filmin yarısından fazlasında "gerçekmiş" hissiyatını fazlasıyla iyi başarabiliyor kanaatindeyim. Bir yerden sonra işler karışıyor. Ve bu aslında çok da önem arz etmiyor. Çünkü siz zaten filmin içine girmiş ve bir şekilde kendisinden olmayanı yok etmekle uğraşan insanla uğraşmaya başlıyorsunuz.

Filmdeki alt metin oldukça net... "Benden değilsen yok ol"

Her seferinde bilim-kurgu filmlerinde gözümüze-gözümüze sokulan saldırgan ve yok eden uzaylı mitini değiştirip oraya "insan"ı (tam da olması gerektiği gibi-çünkü biz yok ediciyiz-) yerleştiriyor. Ve Blomkamp bunu yaparken; her seferinde itip-kaktıklarımızın, yolumuzu değiştirdiklerimizin, olmalarını istemediklerimizin yerine koyuyor uzaylıları... Varoşlara -kenar mahallelere- bir göçer edasıyla yerleştiriyor uzaylıları... Ve birileri şunu söylüyor...

-Virüs bulaştırıp yoketmeli bu uzaylıları.

Çok tanıdık geldi değil mi... İnanın bana da...

Çok beğendim "Dıstrıct 9"u... Ve kesinlikle izlenmeli... Ve hatta defalarca...

22 Ocak 2009 Perşembe

"Sonbahar"ın İzleri...


"Çok güzel çalardın" der annesi Yusuf'a. Yusuf başlar, döndükten sonra ince ince emek verdiği tulumu çalmaya. Anne kalkıp pencereye yürür... Sonra... Hayatım boyunca izlediğim en şık veda sahnesini izlerim beyazperdede.

Hayatının en güzel yıllarını sosyalizme veren, ve özlemlediği güzel günler yüzünden hayatı elinden alınan Yusuf'un hikayesini onurlu bir şekilde hiç ajite etmeden sunar yönetmen Özcan Alper bizlere. Yusuf'un geçmişiyle, çektiği acılarla kör gözüm parmağına tavrıyla ilgilenmez. Makyajsız... Makyaja gerek duymamasının sebebi ise filminde Vanda Dayı ile selam çaktığı Çehov'un dediği gibi sokağını anlatmasıdır. Sokağı sadece Hopa değildir elbette. Yusuf'tur, Eka'dır, Mikail'dir...

Sinema tarihine geçecek kadar değerli bir sahne vardır filmde. Fragmanlarını izlerken bu filmi bu sahneden dolayı izlemeliyim diyordum. Yusuf'un iskelede yaşama karşı kabaran öfkesini Karadeniz'in hırçın dalgaları dile getirir.

Hani çok ağlamak istersiniz ve ağlayamazsınız. Sonbahar bunu yapıyor. Ağlatmıyor. Buna izin vermiyor. Sömürmüyor... Sunuyor...

Bu dünyada değildir Yusuf. Bunu anlamak çok zor değil. Mevsim onun mevsimi değilken yaylaya çıkmak ister. Ve sadece o bilir bu "son"bahar'ıdır. Tükettikleri "son" bahar'ı...

Bir kez daha söylemekte sakınca görmüyorum. Önünde saygıyla eğildiğim bir film daha izledim. Eline sağlık Özcan Alper. Makyajsız filmin makyajsız ve kendini kirli popülizmden korumaya çalışan Onur Saylak (Yusuf)'a da ayrıca tebrikler.


Dip Not 1: "Sonbahar" Altın Koza'da aldığı ödülü Yılmaz GÜNEY'e, Altın Portakal'daki ödülü de, gözaltında işkenceyle öldürülen Engin ÇEBER'in annesine armağan etmiştir.

Dip Not 2:Bu yazıyı yazarken Kazım Koyuncu "Ernesto"yu söylemekteydi. Sözlerinin tercümesi...


Ernesto
Biliyorum
Bir yıldız yağmuruna tutulacağım
Toprak çökecek
Başım dönecek, arkamda seni bulacağım
“haydi” diyeceksin ernesto gibi
Gidelim
Yıldızların çok olduğu
Bir gökyüzü altına

Hamburger Cumhuriyeti - Linklater çitleri kesiyor...


Yönetmen : Richard Linklater
Senaryo : Richard Linklater , Eric Schlosser (Kitap)
Oyuncular : Catalina Sandino Moreno , Ethan Hawke , Greg Kinnear , Kris Kristofferson , Luis Guzman , Patricia Arquette


Filmin yönetmeni Linklater'ı elimden geldiğince takip ederim. Dehasına rağmen büyük projelerde yer almaz. Ama projesi onun sayesinde büyür. Kaset - Tape'i izleyip kendisine ve hayran kalmamak ve takipçisi olmamak pek mümkün değildi açıkçası.

Filmin ismine baktığınızda hafif bir yapımla karşı karşıya olduğunuzu düşünebilirsiniz. Ama açılış sahnesiyle size yanıldığınızı açıkça gösteriyor film. Eric Scholesser'in aynı isimli romanından (Metis yayınlarından 2004'te yayınmlandığını henüz öğrendim) uyarlanan film ciddi bir politik söylem de içeriyor. Masamıza sipariş ettiğimiz "kocaman"ın ardında neler yaşanmakta onlarla uğraşıyor Linklater. Göçmenlerin sınırdan içeriye sokuluşlarıyla başlayıp, ucuz işçi arenasında ödedikleri bedele, işini kaybetmemek-taşınmamak uğruna göz yumulan fiyaskolara, büyük arazilere bankalar tarafından el konulup ardından emlak krallarına nasıl peşkeş çekildiğine ve genç protestocuların çaresizliklerine kadar uzanıyor film. Ve dahasını çok çarpıcı bir dille anlatıyor Linklater. Bir belgesel edasında büyük bir ustalıkla...

Fast-Food zincirlerine karşı zaten bir antipatim vardı. Şimdi daha da arttı. Film bittikten sonra eminim ki siz de bir daha hamburger yemeyeceğinizi söyleyeceksiniz. Tıpkı "Kara Elmas"ı izledikten sonra pırlanta takmayacaklar gibi.

Filmin bir sahnesinde genç eylemciler sığırların çitlerini keser. Ama sığırlar orayı terk etmez. Gençler yaklanma pahasına onları dışarıya çıkarmaya çalışırlar. Ancak; sığırlar uyuşturulmuştur. Terk etmezler...

Linklater çitleri kesiyor "Hamburger Cumhuriyeti"nde. Holywood'un en baba finansörlerini karşısına alarak hem de...

İyi Seyirler...

Ulak - Bana Bir Masal Anlat Çağan...


ULAK


Yazan - Yöneten
Çağan IRMAK

Görüntü yönetmeni
Mirsad Herovic

Müzik
Evanthia Reboutsika

Oyuncular
Çetin Tekindor
Hümeyra
Yetkin Dikinciler
Şerif Sezer
Kaya Akkaya
Melis Birkan
Feride Çetin

Internet adresi
www.ulakfilm.com



Yorumum;


Dertli masalcıların kimilerini rahatsız edecek bir masalı mutlaka vardır.

Çıkınında çokça masalı olduğu anlaşılan Çağan IRMAK, yeni olmayan (belki son bulmayacak olan) bu topraklarda çokça yaşanan ve bir o kadar da yürek sızlatan bir masalı anlatmaya soyunuyor Ulak'ta.

Dertli olduğunu sonradan öğreneceğimiz Zekeriya aslında Irmak'ın ta kendisine ve anlattığı zamansız mekansız öyküsü tam da bu coğrafyada belirli aralıklarla yaşanılan katliamlara denk düşmektedir. Zekeriya'nın masalı bir katliam masalı. Düşünen, yazan ve üretenlerin katliamının masalı.

Bir baba-oğul öyküsünü merkeze koyuyor IRMAK. Kimi zaman bel-altından saldırıyor diye eleştirdiğim yönetmen maalesef bunu layıkıyla ve yerinde yapıyor. Hassas bölgelerimize saldırıyor. Gerçekten hakkettiğimiz sorgulamaların içinde boğulmamızı istiyor. Yüreğimizi burkuyorken boğazımızı da sıkıyor.

Son sözüme geçmeden önce filmin müziklerinin filmin neredeyse önüne geçecek kadar iyi olduğunu belirtmek isterim. Kesinlikle özenli bir çalışma. Takdire şayan...

Filmden bir dörtlük var ki, paylaşmak isterim...

"Yapan kadar, bilip susan da günahkardır
Görmediniz duymadınız konuşmadınız
Dili olmazsa insan neyler
Yapan kadar bilip de susan da zalimdir..."


Son sözüm; Hepimiz günahkarız, hepimiz zalimiz...

Bknz. Madımak Katliamı...

V For Vendetta


V For Vendetta

Yönetmen: James McTeigue

Senaryo: Andy Wachowski, Larry Wachowski

Oyuncular:

Natalie Portman - Eve
Hugo Weaving - V


Yorumum;

"Halklar hükümetlerinden korkmamalıdır. Hükümetler halklarından korkmalıdır." V

Kimi filmler için söyleyecek söz bulamazsınız. Çünkü film aslında o kadar çok şey söyler ki sizin söyleyecekleriniz her seferinde eksik kalacaktır. İşte "V" nin durumu budur. Filmin bitiminde oturduğunuz yere mıhlanır kalırsınız. Sokağa çıkmak istemezsiniz. Çünkü filmin içinde kalmışsınızdır. Çıkarsanız gerçek yine tokat gibi çarpacaktır yüzünüze. Ve bu ne yazık ki şu anda istediğiniz en son şeydir.

Bir kahraman; bir maskenin ardında ve asıl derdi parlamento binasını yoketmek. Tam 400 yıl önce aynı niyetteki kraliyet karşıtı Guy Fawkes'in yapmak istediği gibi. Bir binayı yoketmekle olur mu diye düşünenlere "V" cevap veriyor: "Binalar semboldür. Yoketmenin sembolü. Sembollere insanlar güç verir. Tek başına semboller anlamsızdır. Ama yeterli sayıyla binaları uçurmak dünyayı değiştirebilir."

Elbette dünya değiştirilebilir. Filmi izledikten sonra bunun aslında o kadar zor olmadığını düşünüyorsunuz. Dünyayı değiştirmek kolay ama korkularımızdan sıyrılmak ve sahip olduğumuzu sandığımız şeylerden vazgeçmek ne yazık ki o kadar kolay değil. Madde bağımlısı olmuş bünyelerimizi uyandırmak her geçen gün daha bir zorlaşıyor. Uyuşturulduk... İşte bu yüzden dünyayı değiştirmek isteyenlere (eğer bir filmde karşılaşmıyorsak) güzel gözlerle bak-a-mıyoruz.



"Bu maskenin ardında bir yüz var ama o ben değilim.
Bu maskenin ardında etten fazlası var...
Bu maskenin altında bir fikir var. Ve fikirlere kurşun işlemez..."

"-Kimdi o?
-O monte Cristo kontuydu
Babmdı, annemdi, kardeşimdi, arkadaşımdı...
O sizdiniz...
Ve bendim...
O hepimizdi... "

En başta da söylediğim gibi, kimi filmler için söyleyecek söz bulamazsınız. İşte öyle bir film "V"...

Birlikten Kuvvet Doğar... Filmden arta kalan yığınla düşüncenin ardında burada takılıp kalıyorum. Ne de güzel becerdiler yıllarca. Hükümetlerin istediği birlikten onların kuvveti doğar. Ve bizler kendi gücümüzün farkındalığından uzakta korkmaya devam ederiz.

17 Eylül 2008 Çarşamba

YAZI - TURA


YAZI - TURA


Kamera arkasında ne denli başarılı olacak diye çok merak ettiğim Uğur YÜCEL'in, senaryosunu yazıp, yönettiği ve işin bir de bu tarafından bakmaya ne dersiniz edasıyla beyaz perdeye aktardığı ilk sinema filmi. Teknik özellikleri ile de kayda değer bir yapımdır "Yazı-Tura". Ancak işin o kısımlarına hiç girmeden şunu söylemek isterim; bana kalırsa "Türk sinemasında tüm zamanların en iyi ilk üç filminden biridir".

Bir insanın hayatını nasıl çalarsınız. Herşeyini. Varını, yoğunu, bacağını ve hatta kulağını... Tam da bu noktada işin siyasi taraflarına girmek yerine bizi alıp o insanların hayatına sokuyor Uğur YÜCEL.


Şeytan Rıdvan: Olgun ŞİMŞEK (Şapka çıkartılası bir adamdır kendileri)


Umutları olan, iyi topçu, askerden dönünce yavuklusuyla evlenmeyi düşünen, anasının üzerine tir tir titrediği tazecik bir delikanlı. Tek kusuru bir bacağını bastığı mayınla kaybetmesi. Bir hayatı zehretmeye yetermi sana ait olmayan bir bacakla yaşamak. Yetermiş. Cevabını alıyoruz Rıdvan'ın yaşamına dahil olduğumuzda. Ve bu dahil olduğumuz yaşamın final sahnesinde "ben iyi değilim" dediği anasının yüzündeki ifade ile mıhlanıp kalmıştım koltuğa.


Hayalet Cevher: Kenan İMİRZALIOĞLU (Bir kez daha şapka çıkartıyorum)


Onun üzerine söylenecek çok söz yok aslında. Aynı patlamada kulağını yitirmiş ve üzerine bir de büyük depremle alt üst olmuş bir yaşam. Kirli bir hayatın içinde kendi büfesini açıp kurtulma sevdası bu depremle alınıyor elinden. "Gazi Büfe"... Yıllar sonra karşılaştığı abisine kirli bir barın ruj akan taburelerinde söylediği "benziyor muyuz lan birbirimize g.t lalesi" repliği, öfkesini değil de kendi yitmişliğini resmedişidir aslında. Peki ya dahil olduğumuz Cevher'in hayatındaki finalde söylediği cümle neyin resmedilişdir. Kendisini yakalamaya gelen polislere: "Kelepçe takmayın ulan kelepçe takmayın. Gaziyim ben. Bu ülke için kulağımı verdim ben." ...


Filmden çıkınca üzerimden kamyon geçmiş gibiydi. Yalnız başıma izlemiştim filmi. İki üç saat kendime gelemediğimi sonra gidip bir yerlere içmeye başladığımı hatırlıyorum. (Bir de yıllar önce izlediğim "Dövüş Kulubü" bu denli sarsmıştı beni. Ve geçen yıl izlediğim "Barda" ile bir miktar aynı hale düşmüştüm)
Yazı-Tura.

Medyanın harcamaya çalıştığı Uğur YÜCEL'in dim dik filmi. Ellerinden öpüyorum kendisinin. Ve "Hayatımın Kadınısın"ı fasulyeden sayıp bizi döven filmler çekmeye devam etmesini dört gözle bekliyorum.


İyi Seyirler...

6 Temmuz 2008 Pazar

Arıları Katledince


Arıları Katledince



“İnsanoğlu, bu dünya için ciddi bir tehdittir.”

Filmin sonlarına doğru bir bilim adamından duyduğumuz bu cümle kendimize dönüp bakışımıza bir nebze olsun ışık tutar mı?

Sevdiğim yönetmenlerin filmlerini izlerken pek fazla objektif olamıyorum sanırım. Çünkü Shyamalan’ın The Happening (Mistik Olay)’i eleştirmenler tarafından “yine” beğenilmedi. Oysa sadece derdiyle ilgilenen, bunu adam gibi anlatan ve oraya buraya çarpmayan bir film “The Happening”.

Oldukça sert bir başlangıçla (tüyler ürperten intiharlarla) seyreylemeye koyulduğumuz “Mistik Olay” diğer kıyamet ve doğal afet filmlerinden bu tavrıyla da ayrılıyor. Her zaman alışık olduğumuz üzere önce karakterleri anlat, onları bize tanıt ardından bu kötü olay onların başına gelsin güzergahında ilerlemiyor. Konuya balıklama dalıyor ve ne güzel ki tam da bu sebepten izleyeni sıkmıyor. Ve hatta olmazsa olmaz mutsuz aile figürlerine oturtulan başrol oyuncularımız sanki ironik bir parodi gibi duruyor filmde. Onların mutsuzluğunun anatomisine girip günah çıkarma törenlerini uzatmıyor.

Shyamalan’ın filmografisinde karşılaştığımız sürpriz final beklentisi bu kez boşa çıkıyor. Sadece ara ara filmdeki karakterlerle “neden”i sorguluyorsunuz. Ama kabul etmek istemesenizde bir sera sahibinden gerçek dökülüveriyor. “Doğa insanoğlundan intikam alıyor.” Hem de dehşet verici bir şekilde. Anlamlandırlamayan intiharların ilk sebebini terör saldırılarına bağlamaları Shyamalan’ın Amerikan paranoyaklığına inceden bir eleştirisi olarak yansıyor teoriler arasında. Ardından medyanın CIA şüphesi ve hatta bundaki ısrarcılığı… Oysa katletmekte olduğumuz, yeni yerleşim alanları uğruna yakıp yokettiğimiz, kirlettiğimiz, anlamaya çalışmadığımız, gerçeği varken plastiklerinden medet umduğumuz “doğa” kendi savunma mekanizmasını çalıştırarak kendini yok edenleri yok ediyor. Sırayla… Ve filmdeki en yardımsever bir o denli antipatik karakterden dökülüyor öfkesi. “Dünya beni önemsemiyor ki ben neden önemsiyim.”

Duyarlı bir film "Mistik Olay". Bizleri daha duyarlı olmak üzere tehdit eden aynı zamanda. Salondan ayrılınca plastiğine dahi sevgiyle bakmamızı sağlayan...

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Barda...



OYUNCULAR
Selim / Nejat İŞLER
Patlak / Hakan BOYAV
45 / Serdar ORÇİN
Nasır / Erdal BEŞİKÇİOĞLU
Çırak / Volga SORGU
Nail / Doğu ALPAN
TGG / Burak ALTAY
Nil / Melis BİRKAN
Sevgi / Nergis ÖZTÜRK
Pelin / Sezen ARAY
Aynur / Meltem PARLAK
Aliş / Şamil KAFKAS
Cenk / Salih BADEMCİ
Barbo / Sarp AYDINOĞLU
Savcı / Eray ÖZBAL

YÖNETMEN
Serdar AKAR

SENARYO VE ÖYKÜ
Serdar AKAR

GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ
Mehmet AKSIN

SANAT YÖNETMENİ
Yavuz FAZLIOĞLU

MÜZİK
Selim DEMİRDELEN


Nail, Nil, TGG, Aynur, Aliş, Sevgi, Pelin ve Cenk, yaşları 18 ile 25 arasında değişen genç bir arkadaş grubudur. Günlük hayatın akışı içinde huzurlu ve neşeli bir hayat sürmektedir. Her birinin kendilerine ait sıkıntıları ve çözmek zorunda olduğu problemler olsa da gençliğin getirdiği umutla hayata sımsıkı bağlıdırlar. Kimi evlilik, kimi mezuniyet, kimi düzenli bir hayata adım atma hayalleri içinde olan bu gençler, birden bire hayatlarının tam ortasına giren nedensiz şiddetle büyük bir yıkım yaşarlar.

Bir gece yarısı, arkadaşlarının işlettiği barda son biralarını içip eve dönecekken içeri giren beş kişilik bir grup tarafından silahla alıkonulurlar. Elleri, ayakları, ağızları bağlanan gençler sabaha kadar dayak, işkence ve tecavüze maruz kalırlar. Kendilerini alıkoyan grubun görünürde hiçbir amacı yoktur. Yaşları 20 ile 45 arasında değişen bu grup, hayatlarında eksik kalan her şeyin hesabını hiç tanımadıkları bu gençlerden çıkartırlar.



***


Yorumum :

Ankara'da bir evde yaşanmış bir olaydan esinlenerek yazılan film sinemamızda rastlamaya pek alışık olmadığımız çiğ şiddet ve bol küfürlü tavrından dolayı fazlaca eleştirildi. Ve şiddeti yücelttiği gibi bir ortak kanı oluştu filmle ilgili. Oysa şiddet filmde tamamen anlatmak istenilenlere hizmet eden bir araç olarak kullanılıyor. Aslında olması gerektiği kadar şiddet ve küfür içeren film arka sokaklarda ittiklerimiz üzerine söylenebilecek en ağır sorgulamaların resmidir bir anlamda.

Sokaklarda hergün yaşanan ve hatta yaşadığımız ya da yaşayabileceğimiz bir durum anlatısı. Ve bizi rahatsız etmesinin yegane sebebide bu. Kendi içimizde sorguladığımızda tam da bara sonradan gelen "o" takıma bakışımız "diğer" takımın bakışlarından çok farklı olmayacaktır. Filmi izledikten sonra hala aynı tavrı sergiliyor olmak ayrıca tartışılası bir durumdur.

Bir çok an var üzerinde konuşulması gereken. Mesela; Hakimin söylediği "Ya Selim oğlum olsaydı"...

Sebepsiz Şiddet Yoktur.

Serdar AKAR sağolsun Kurtlar Vadisi'yle indiği tahta BARDA ile yeniden kuruldu. GEMİDE'de ile tavrına vurulduğumuz yönetmen müthiş bir iş çıkartarak Türk Sinema Tarihinin en iyilerinden birine imza atmıştır.
Elbette Nejat İŞLER'i unutmamak gerek... Selim karakteri ile o da tarihe geçmiştir. Ve yakışıklı jön durumundan sıyrılıp en baba kötü adam sıralamasında ilk sırayı almıştır. Filmin kötü adamlarının hepsi iyiydi aslında. Hakan BOYAV (jilet) ve Serdar ORÇİN (45) katıksız kötüydüler.

Hasetten çatlayarak izledim. Çok fazla söyleyeceği olan ve bunu dolandırmadan direk söyleyen bir filmdir BARDA.