18 Nisan 2009 Cumartesi

Sindirilmiş Çocukların Defterinden IV

Çocuklukten yeni çıkmaya başlamışken paravanın arkasına saklanan gençler seçerlerdi birbirlerini. Bir gecelik limuzinli çıldırışa yelken açma derdiyle. Şov dünyasının yeni yetme, aparma, uyarlama dönemleriydi. Çok kınamışlardı "saygıdeğer" büyüklerimiz. Kirlenmişlikten dem vurdular, gençlerin "haklı" yitişlerine öfke duydular.

Kaç yüzü vardı maskelerimizin. Bilen var mı? Devran döner dedikleri bu muydu?

Büyüklerimiz bir paravanın arkasında bir ömürlük çıldırışlarına partner buluyorlar şimdi... Bir ev ve maaşa satılıyorlar üstelik.

Kirlendiğini mi söyledi birileri yeni nesilin.

Dönüp aynaya bakın ve kendinize küfredin şimdi ağız dolusu. Sattığınız bedenlerinizi örtüğünüz şovlar eşliğinde...

Pardon şu an meşgulsünüz sanırım...

Hepiniz...

Yemektesiniz...

30ocak2009 / serkank.

Sindirilmiş Çocukların Defterinden III

Ve karne heyecanı;

15 gün tatile girmenin verdiği heyecanı hatırlıyorum. Soğuk kış günlerine denk gelen ve ile de ille sıcak soba eşliğinde geçecek günlerin başlangıcı. Ödevler verilecek, ıkına sıkıla onlar yapılacak. Ama yaz tatilindeki gibi gidip kirvemizin yanında çalışmayacaktık. Evdeydik...

Ahhh bu tatilin müjdecisi karnelerimiz. Güzel divit uçlu dolmakalemlerle doldururdu öğretmenlerimiz. Güzel el yazıları ile... Bir heyecan içerisinde gelir ve akşam anne-babalarımızın dönüşünü beklerdik gururumuzu okşayacak sözler duymak için. Özene bezene yazılmış bir karneyi göstermek ne keyifti ama... Saklardı annelerimiz sene sonunda gelenleri...

Şimdi ise;

Kızım üçüncü kez karne getiriyor evimize. Ben kendisine hissettirmeden aynı öfkelere dahil oluyorum her seferinde. Bir yazıcıdan yazdırılmış bir kağıdı sıkıştırıyorlar ellerine "karne" diye. Bir dönemin emeğini bir makineden çıkartıyor sistem artık. Öğretmenin el yazısını göremiyorlar. Bir poşet dosyanın içerisinde muhtemelen gider kısıtlama durumuna kurban ediliyor "el yazması karne"ler.

"Başarılarının devamını dilerim" en kopyala yapıştır hallerinden, bir de "iyi tatiller"...

26ocak2009 / serkank.

Sindirilmiş Çocukların Defterinden II

Apartman dairelerine sıkıştırılmış mahallelerde yaşamaya başlamadan çok önceydi bütün bu anlattıklarım. Tam da neyin ne olduğunu anlamaya başlayacağımız dönemlerdi. Ama ne feci ki kısmi buhranlar yaşamış ailelerin çocukları oluşumuzdan kaynaklı marazlarımız vardı bir miktar. Okumayı "anarşik" olmaya eş kılardı babaannem. Korkudan kitaplarını yakanlar vardı biz küçükken... Büyüdük... Feci olanı gördük... Korktukları için insanları yakıyorlardı artık.

Hep bir yanılsama içerisinde kalıyorum. Biz büyüdükçe mi kirlendi dünya, biz mi kirlendik yoksa???

Bir bayram geçti. Ardından bir bayram daha. Şimdiyse yılbaşı geliyor. Yeni yıl... Çocukluğumuzun en hareketli günleri. Neyi unuttuk biliyorsunuz değil mi? Kartpostalları...

Evet, evet... Kartpostalları unuttuk. Adana'ya her bayram yığınla kart atardık. Anneaneme, dedeme, dayılarıma, teyzeme... Sonra... Cevapları gelirdi her birinin. Ama mutlaka. Küçük yiğenlerin elleri çizilirdi. Ve mektuplaşılırdı. Bir kağıda sinen bir tenin kokusunu almayalı ne çok oldu kahretsin ki...

Yaz tatillerinde mahallemize gelen yaz aşklarımız olurdu. Sonra onların yazacakları mektupları bekler, gelir gelmez sayfalarca cevaplar yazardık...

Şimdi ise bir yeni yıl arefesinde günah çıkartıyorum, bir klavye ve bir ekran aracılığı ile asla ben gibi kokmayacak olan bir blog sayfasında...

23aralık2008 / serkank.

Sindirilmiş Çocukların Defterinden

Bayram geliyor... Yaz aylarına ya da ilkbaharın sonlarına denk düşerdi. Tatlı telaşe vakitleri. İlle de bir bayramlık alma zorunluluğu yüklenmiştir ana-babamıza. Ve onlar bozuk ekonomilerine rağmen alırlardı. Marka olmazdı elbette, çakma olurdu ama yeni ve bizim olurdu. Alışverişe tanıklık etmişliğimiz söz konusu değildir ayrıca. Alınır ve getirilir. Ana-Babanın tercihlerine ve zevklerine güven(d)ir(il)dik. Çocuk aklımla bunun bir dayatma olduğu çözümlemesine varamazdım açıkçası. Yeni bir kıyafetin ve ayakkabının yanında bu sorgulamaya vakit harcamak ne kadar anlamsızdır tahmin edin. (Ah unutmadan o kıyafetler ille de bayram sabahı giyilirdi. Adı üstünde "Bayramlık")

Kurban Bayramı... Sevmezdim... Büyüdüm (yaş itibari ile) ve değişmeyenlerimden birisi hala bu durumdur.

Tatlılar yapılırdı ve bizim favorimiz cevizli tel kadayıftı. Bir de bol tarçınlı sütlaç. Valide Sultan sütlaç kısmıyla, Babam kadayıf kısmıyla ilgilenirdi. Sokaklardan fırınlara götürülen tepsilerle teyzeler geçerdi. Acaip bir telaş içerisinde geçerdi bayram öncesi son iki gün. Ve ille de ille tatile gidilmezdi.

Bayram sabahları tertemiz olurdu sokaklar. Kadınlar ellerinde süpürgeleri ile kapılarının önlerini yıkarlardı. Bu temizlik kurban bayramlarında alt-üst edilirdi. Bahçelerde ya da kapı önlerinde ve çocukların gözü önünde keserlerdi hayvancıkları. Kurban edilirlerdi "cennet" uğruna...

Bayram geliyor...

Sahte gülümsemelerin takınılıp ardından "güzel insan" olmaya çalışılacak güzel günler silsilesi...


6aralık2008 / serkank.

12 Şubat 2009 Perşembe

Kötü Polis








Görev dağılımında yine sevmediğim bir iş düştü payıma. Neyse ki iş aşkıyla yanıp tutuşmuyor umarsız bünyem. Bilirim; eğer ciddiyetle yaparsam işimi, her gece yeni bir kâbus için keskin dalışlar gerçekleştirir uykularıma karabasanlar. Ve ben vicdanımın karabasanlarından çok korkarım.

Şimdi başucunda nefesini kontrol ediyorum.
İçime su serpiliyor…
Kalp atışını hissediyorum…
Yaşıyorsun...

Çatık kaşlarım yüzünden çizgilerim artmaktayken bile neden vazgeçemedim bu üzerime oturmayan giysiden. Bir çocuk hüznü gibi akmalıyken salya sümük kağıtlara, bir zırha kurban edildim. Ve her aynaya bakışım ayrı bir ayaklanmanın başlangıcıydı. Tek direnişim göz yaşartan bombalara karşı. Yaşarmaması gereken gözlerimi, yeşermesi gereken düşlere gönüllü kurban etmiştim…

İzlediğimiz filmlerdeki gibi bir hayat bırakmalı
İçinde naiflik kalmalı
Avuçlarının içi gibi hep sıcak
Hiçbir betimlemeyi yakıştıramadığım gözlerin gibi
Hep anlamlı kalmalı…
Hayat;
Senin gibi güzel olmalı

Ona buna bağıran huysuz bir ihtiyar gibi sürekli söylenişlerim artık zıvanadan çıktığımın resmedilişi olur ve kimse bilmese de en çok beni öfkelendirirdi. Böyle vakitlerde gidip kendimi sonsuz sessizlik kuyularında bir çığlığa kurban ederdim. Kimse duymazdı, kapattığım kepenklerin dağılmış bilye seslerini. Kötü polistim ben ve sensizlik duygusunun çöktüğü her an, bir meyhane sazı gibi inim inim inler bulurdum kendimi en arabesk şarkılarda…

El bebek gül bebek yetiştiremiyorsam seni
Bil ki tek sebebi hazırlıksız yakalanmamandır,
Bu illet-i cihan'a.

Kırılganlığına set olmak
Giydiriyor bu uygunsuz zırhı gözlerime

Oysa ben;
Sen her uyuduğunda...
Tacımı itinayla çıkartıp...
Tacının yanına koyuyorum…




Tatlı Su Balığı'ma...
Prenses'ime...

Kızıma...

serkank.
2009şubat10



22 Ocak 2009 Perşembe

"Sonbahar"ın İzleri...


"Çok güzel çalardın" der annesi Yusuf'a. Yusuf başlar, döndükten sonra ince ince emek verdiği tulumu çalmaya. Anne kalkıp pencereye yürür... Sonra... Hayatım boyunca izlediğim en şık veda sahnesini izlerim beyazperdede.

Hayatının en güzel yıllarını sosyalizme veren, ve özlemlediği güzel günler yüzünden hayatı elinden alınan Yusuf'un hikayesini onurlu bir şekilde hiç ajite etmeden sunar yönetmen Özcan Alper bizlere. Yusuf'un geçmişiyle, çektiği acılarla kör gözüm parmağına tavrıyla ilgilenmez. Makyajsız... Makyaja gerek duymamasının sebebi ise filminde Vanda Dayı ile selam çaktığı Çehov'un dediği gibi sokağını anlatmasıdır. Sokağı sadece Hopa değildir elbette. Yusuf'tur, Eka'dır, Mikail'dir...

Sinema tarihine geçecek kadar değerli bir sahne vardır filmde. Fragmanlarını izlerken bu filmi bu sahneden dolayı izlemeliyim diyordum. Yusuf'un iskelede yaşama karşı kabaran öfkesini Karadeniz'in hırçın dalgaları dile getirir.

Hani çok ağlamak istersiniz ve ağlayamazsınız. Sonbahar bunu yapıyor. Ağlatmıyor. Buna izin vermiyor. Sömürmüyor... Sunuyor...

Bu dünyada değildir Yusuf. Bunu anlamak çok zor değil. Mevsim onun mevsimi değilken yaylaya çıkmak ister. Ve sadece o bilir bu "son"bahar'ıdır. Tükettikleri "son" bahar'ı...

Bir kez daha söylemekte sakınca görmüyorum. Önünde saygıyla eğildiğim bir film daha izledim. Eline sağlık Özcan Alper. Makyajsız filmin makyajsız ve kendini kirli popülizmden korumaya çalışan Onur Saylak (Yusuf)'a da ayrıca tebrikler.


Dip Not 1: "Sonbahar" Altın Koza'da aldığı ödülü Yılmaz GÜNEY'e, Altın Portakal'daki ödülü de, gözaltında işkenceyle öldürülen Engin ÇEBER'in annesine armağan etmiştir.

Dip Not 2:Bu yazıyı yazarken Kazım Koyuncu "Ernesto"yu söylemekteydi. Sözlerinin tercümesi...


Ernesto
Biliyorum
Bir yıldız yağmuruna tutulacağım
Toprak çökecek
Başım dönecek, arkamda seni bulacağım
“haydi” diyeceksin ernesto gibi
Gidelim
Yıldızların çok olduğu
Bir gökyüzü altına

Hamburger Cumhuriyeti - Linklater çitleri kesiyor...


Yönetmen : Richard Linklater
Senaryo : Richard Linklater , Eric Schlosser (Kitap)
Oyuncular : Catalina Sandino Moreno , Ethan Hawke , Greg Kinnear , Kris Kristofferson , Luis Guzman , Patricia Arquette


Filmin yönetmeni Linklater'ı elimden geldiğince takip ederim. Dehasına rağmen büyük projelerde yer almaz. Ama projesi onun sayesinde büyür. Kaset - Tape'i izleyip kendisine ve hayran kalmamak ve takipçisi olmamak pek mümkün değildi açıkçası.

Filmin ismine baktığınızda hafif bir yapımla karşı karşıya olduğunuzu düşünebilirsiniz. Ama açılış sahnesiyle size yanıldığınızı açıkça gösteriyor film. Eric Scholesser'in aynı isimli romanından (Metis yayınlarından 2004'te yayınmlandığını henüz öğrendim) uyarlanan film ciddi bir politik söylem de içeriyor. Masamıza sipariş ettiğimiz "kocaman"ın ardında neler yaşanmakta onlarla uğraşıyor Linklater. Göçmenlerin sınırdan içeriye sokuluşlarıyla başlayıp, ucuz işçi arenasında ödedikleri bedele, işini kaybetmemek-taşınmamak uğruna göz yumulan fiyaskolara, büyük arazilere bankalar tarafından el konulup ardından emlak krallarına nasıl peşkeş çekildiğine ve genç protestocuların çaresizliklerine kadar uzanıyor film. Ve dahasını çok çarpıcı bir dille anlatıyor Linklater. Bir belgesel edasında büyük bir ustalıkla...

Fast-Food zincirlerine karşı zaten bir antipatim vardı. Şimdi daha da arttı. Film bittikten sonra eminim ki siz de bir daha hamburger yemeyeceğinizi söyleyeceksiniz. Tıpkı "Kara Elmas"ı izledikten sonra pırlanta takmayacaklar gibi.

Filmin bir sahnesinde genç eylemciler sığırların çitlerini keser. Ama sığırlar orayı terk etmez. Gençler yaklanma pahasına onları dışarıya çıkarmaya çalışırlar. Ancak; sığırlar uyuşturulmuştur. Terk etmezler...

Linklater çitleri kesiyor "Hamburger Cumhuriyeti"nde. Holywood'un en baba finansörlerini karşısına alarak hem de...

İyi Seyirler...

Ulak - Bana Bir Masal Anlat Çağan...


ULAK


Yazan - Yöneten
Çağan IRMAK

Görüntü yönetmeni
Mirsad Herovic

Müzik
Evanthia Reboutsika

Oyuncular
Çetin Tekindor
Hümeyra
Yetkin Dikinciler
Şerif Sezer
Kaya Akkaya
Melis Birkan
Feride Çetin

Internet adresi
www.ulakfilm.com



Yorumum;


Dertli masalcıların kimilerini rahatsız edecek bir masalı mutlaka vardır.

Çıkınında çokça masalı olduğu anlaşılan Çağan IRMAK, yeni olmayan (belki son bulmayacak olan) bu topraklarda çokça yaşanan ve bir o kadar da yürek sızlatan bir masalı anlatmaya soyunuyor Ulak'ta.

Dertli olduğunu sonradan öğreneceğimiz Zekeriya aslında Irmak'ın ta kendisine ve anlattığı zamansız mekansız öyküsü tam da bu coğrafyada belirli aralıklarla yaşanılan katliamlara denk düşmektedir. Zekeriya'nın masalı bir katliam masalı. Düşünen, yazan ve üretenlerin katliamının masalı.

Bir baba-oğul öyküsünü merkeze koyuyor IRMAK. Kimi zaman bel-altından saldırıyor diye eleştirdiğim yönetmen maalesef bunu layıkıyla ve yerinde yapıyor. Hassas bölgelerimize saldırıyor. Gerçekten hakkettiğimiz sorgulamaların içinde boğulmamızı istiyor. Yüreğimizi burkuyorken boğazımızı da sıkıyor.

Son sözüme geçmeden önce filmin müziklerinin filmin neredeyse önüne geçecek kadar iyi olduğunu belirtmek isterim. Kesinlikle özenli bir çalışma. Takdire şayan...

Filmden bir dörtlük var ki, paylaşmak isterim...

"Yapan kadar, bilip susan da günahkardır
Görmediniz duymadınız konuşmadınız
Dili olmazsa insan neyler
Yapan kadar bilip de susan da zalimdir..."


Son sözüm; Hepimiz günahkarız, hepimiz zalimiz...

Bknz. Madımak Katliamı...

V For Vendetta


V For Vendetta

Yönetmen: James McTeigue

Senaryo: Andy Wachowski, Larry Wachowski

Oyuncular:

Natalie Portman - Eve
Hugo Weaving - V


Yorumum;

"Halklar hükümetlerinden korkmamalıdır. Hükümetler halklarından korkmalıdır." V

Kimi filmler için söyleyecek söz bulamazsınız. Çünkü film aslında o kadar çok şey söyler ki sizin söyleyecekleriniz her seferinde eksik kalacaktır. İşte "V" nin durumu budur. Filmin bitiminde oturduğunuz yere mıhlanır kalırsınız. Sokağa çıkmak istemezsiniz. Çünkü filmin içinde kalmışsınızdır. Çıkarsanız gerçek yine tokat gibi çarpacaktır yüzünüze. Ve bu ne yazık ki şu anda istediğiniz en son şeydir.

Bir kahraman; bir maskenin ardında ve asıl derdi parlamento binasını yoketmek. Tam 400 yıl önce aynı niyetteki kraliyet karşıtı Guy Fawkes'in yapmak istediği gibi. Bir binayı yoketmekle olur mu diye düşünenlere "V" cevap veriyor: "Binalar semboldür. Yoketmenin sembolü. Sembollere insanlar güç verir. Tek başına semboller anlamsızdır. Ama yeterli sayıyla binaları uçurmak dünyayı değiştirebilir."

Elbette dünya değiştirilebilir. Filmi izledikten sonra bunun aslında o kadar zor olmadığını düşünüyorsunuz. Dünyayı değiştirmek kolay ama korkularımızdan sıyrılmak ve sahip olduğumuzu sandığımız şeylerden vazgeçmek ne yazık ki o kadar kolay değil. Madde bağımlısı olmuş bünyelerimizi uyandırmak her geçen gün daha bir zorlaşıyor. Uyuşturulduk... İşte bu yüzden dünyayı değiştirmek isteyenlere (eğer bir filmde karşılaşmıyorsak) güzel gözlerle bak-a-mıyoruz.



"Bu maskenin ardında bir yüz var ama o ben değilim.
Bu maskenin ardında etten fazlası var...
Bu maskenin altında bir fikir var. Ve fikirlere kurşun işlemez..."

"-Kimdi o?
-O monte Cristo kontuydu
Babmdı, annemdi, kardeşimdi, arkadaşımdı...
O sizdiniz...
Ve bendim...
O hepimizdi... "

En başta da söylediğim gibi, kimi filmler için söyleyecek söz bulamazsınız. İşte öyle bir film "V"...

Birlikten Kuvvet Doğar... Filmden arta kalan yığınla düşüncenin ardında burada takılıp kalıyorum. Ne de güzel becerdiler yıllarca. Hükümetlerin istediği birlikten onların kuvveti doğar. Ve bizler kendi gücümüzün farkındalığından uzakta korkmaya devam ederiz.

17 Eylül 2008 Çarşamba

YAZI - TURA


YAZI - TURA


Kamera arkasında ne denli başarılı olacak diye çok merak ettiğim Uğur YÜCEL'in, senaryosunu yazıp, yönettiği ve işin bir de bu tarafından bakmaya ne dersiniz edasıyla beyaz perdeye aktardığı ilk sinema filmi. Teknik özellikleri ile de kayda değer bir yapımdır "Yazı-Tura". Ancak işin o kısımlarına hiç girmeden şunu söylemek isterim; bana kalırsa "Türk sinemasında tüm zamanların en iyi ilk üç filminden biridir".

Bir insanın hayatını nasıl çalarsınız. Herşeyini. Varını, yoğunu, bacağını ve hatta kulağını... Tam da bu noktada işin siyasi taraflarına girmek yerine bizi alıp o insanların hayatına sokuyor Uğur YÜCEL.


Şeytan Rıdvan: Olgun ŞİMŞEK (Şapka çıkartılası bir adamdır kendileri)


Umutları olan, iyi topçu, askerden dönünce yavuklusuyla evlenmeyi düşünen, anasının üzerine tir tir titrediği tazecik bir delikanlı. Tek kusuru bir bacağını bastığı mayınla kaybetmesi. Bir hayatı zehretmeye yetermi sana ait olmayan bir bacakla yaşamak. Yetermiş. Cevabını alıyoruz Rıdvan'ın yaşamına dahil olduğumuzda. Ve bu dahil olduğumuz yaşamın final sahnesinde "ben iyi değilim" dediği anasının yüzündeki ifade ile mıhlanıp kalmıştım koltuğa.


Hayalet Cevher: Kenan İMİRZALIOĞLU (Bir kez daha şapka çıkartıyorum)


Onun üzerine söylenecek çok söz yok aslında. Aynı patlamada kulağını yitirmiş ve üzerine bir de büyük depremle alt üst olmuş bir yaşam. Kirli bir hayatın içinde kendi büfesini açıp kurtulma sevdası bu depremle alınıyor elinden. "Gazi Büfe"... Yıllar sonra karşılaştığı abisine kirli bir barın ruj akan taburelerinde söylediği "benziyor muyuz lan birbirimize g.t lalesi" repliği, öfkesini değil de kendi yitmişliğini resmedişidir aslında. Peki ya dahil olduğumuz Cevher'in hayatındaki finalde söylediği cümle neyin resmedilişdir. Kendisini yakalamaya gelen polislere: "Kelepçe takmayın ulan kelepçe takmayın. Gaziyim ben. Bu ülke için kulağımı verdim ben." ...


Filmden çıkınca üzerimden kamyon geçmiş gibiydi. Yalnız başıma izlemiştim filmi. İki üç saat kendime gelemediğimi sonra gidip bir yerlere içmeye başladığımı hatırlıyorum. (Bir de yıllar önce izlediğim "Dövüş Kulubü" bu denli sarsmıştı beni. Ve geçen yıl izlediğim "Barda" ile bir miktar aynı hale düşmüştüm)
Yazı-Tura.

Medyanın harcamaya çalıştığı Uğur YÜCEL'in dim dik filmi. Ellerinden öpüyorum kendisinin. Ve "Hayatımın Kadınısın"ı fasulyeden sayıp bizi döven filmler çekmeye devam etmesini dört gözle bekliyorum.


İyi Seyirler...